VURUN KAHPEYE

VURUN KAHPEYE

Tansu BELE

Atatürk Medeni Kanun’u 17 Şubat 1926 yılında yasalaştırdı. Bu yasaya göre Türk aile yapısında olumlu değişiklikler yapıldı. Bunların en önemlileri olan resmi nikâh, tek eşlilik, kadınların toplumsal yaşamda meslek edinme hakları, mahkemelerde kadının tanıklığı, miras ve boşanmada kadın-erkek eşitliği sağlandı. Yine 3 Nisan 1930’da kadınların belediye seçimlerine katılma hakları, 5 Aralık 1934’te de Türk kadınına seçme- seçilme hakkı getirildi. Ancak, bütün bu verilen yasal haklar, Atatürk’ün deyimiyle “bir lûtuf” değildi. “Hiç kuşkusuz 5 Aralık 1934’ü hazırlayan öncü kadınlarımız da vardı. Örneğin 1926 yılında Trabzon’daki bir toplantıda konuşan Süreyya Hulusi Hanım, ilk kez ‘Kadınların yönetimde ve ülke geleceğinde neden söz hakkı yok?’ sorusunu sormuştur. 1927’de Kadınlar Birliği (ki kadın derneklerinin hak savaşımı Kurtuluş savaşı öncesine dayanır), tüzüğündeki amaç maddesine ‘siyasal hakları elde etmek’ ifadesini de eklemiştir. Kadınlar Birliği’nin başkanı Nezihe Muhiddin Hanım, ‘devrimler haklı taleplerden doğarlar. Her seçimde taleplerimizi öne sürmeye devam edeceğiz. Sonunda vatandaş olarak oy verme hakkını kazanacağız’ diyor ve bu konudaki kararlılıklarını belgeliyordu. Atatürk de daha 21 Mart 1923’te Konya’da kadınlara şöyle seslenmekteydi: ‘Tutacağımız yol, büyük Türk kadınını çalışmalarımıza ortak yapmak, yaşamımızı onunla birlikte yürütmek, Türk kadınını bilimsel, ahlâksal, toplumsal, ekonomik yaşamda erkeğin ortağı, arkadaşı, yardımcısı ve desteği yapmaktır.” (Prof. Dr. Neclâ Arat, Susmayan Yazılar, s.162)

Atatürk’ün bu amacı ancak laiklik ve laik hukuk düzeni içinde var olabilirdi. Kadınlar laiklikle birlikte “özel alan” dan, “eviçi”nden kamusal alana çıkabilmişlerdir. Eğitim görmüşler, erkeklerin tekelinde olan birçok meslek kolunda başarılı olmuşlar ve toplumsal alanda erkeklerle omuz omuza çalışma ortamına kavuşmuşlardır. Kadınlarımızın çağdaşlaşması, cumhuri-yetimizin kurduğu laik düzenle iç içe bir olgudur. Buna karşılık 1950’lerden başlayarak Türkiye’nin laik siyasal düzenine din kuşatmalı bir yön katılmaya başlanması ve özellikle 80’li, 90’lı yıllarda da bu ivmenin güç kazanması sonucunda kadınlarımız yine ve “aile” bahane-siyle “eviçi” yaşamlarına geri çekilmeye başlamışlar, kurulan “Kadın ve aileden sorumlu” devlet bakanlıkları “ailenin reisi kocadır” maddesinin yürürlüğüne karar vermiş, kadınlar toplumsal yaşamda tacizlere uğrayarak, işten atılarak erkeğin hükmüne bırakılmışlardır. Dahası kırsal kesimde zaten gelenek-görenek bahaneleriyle, cumhuriyetin kurulmasından bu yana kadın haklarının uygulanamaz bir biçimde sürüp gitmesine yol açan tutucu toplumsal düzen kadının toplumsal yaşama geçmesini önlemiştir. Onu küçücük yaşında okula değil Kuran kurslarına göndererek ve evlendirerek toplumsal yaşamdan soyutlamıştır. Bu gidişte en önemli etken, siyasal düzeni adım adım ele geçiren dinsel (şeriatçı) düzenin laik toplumu yıkma çabalarıdır.

Laikliğe ve devrimlere yöneltilen saldırılar bağlamında özellikle 90’lı yıllarda ortaya çıkan kadın hareketi, uluslar arası kadın hakları sözleşmelerine dayanarak büyük bir atılım başlatmış, Türk kadınlarının siyasal ya da genel anlamdaki sorunlarını basında ya da düzenledikleri çok sayıda etkinlikte, imza kampanyalarında dile getirerek iktidar ve muhalefet partilerini uyarmış, Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezleri kurulmuş, resmi ve kamusal hizmet alanında belirgin bir kadın politikası oluşturulmadığına vurgular yapmıştır. Bütün bu ya-pılanlara karşılık “Son yılların moda akımı köktendinci İslâm” (a.g.y, s.163); gerici bir kadın hareketine destek verip siyasetin gidişi doğrultusunda dinci ideolojiyi benimseyen militan ka- dınlar ve cinsiyete dayalı farklı alanlar yaratmak için “insan hakları, düşünce özgürlüğü, de- mokrasi” kavramlarını paravan olarak kullanmış, böylelikle kadınlarımızı devrimlerimizden, çağdaş haklarından uzaklaştırma yolunu tutmuştur. Hukuk alanındaki eşitsizlikleri giderecek Medeni Kanun değişiklik tasarısı, çağdaş kadınlarımızca TBMM’den geçirilmişse de 2000’li yıllarda maddeler birer birer geri alınmış, sonuçta kadınlar erkeklerin ve dinin insafına bırakılmıştır. Oysa kadının siyasetteki düşük katılım oranının, özel yaşamındaki (ailedeki) karar mekanizmasına katılımının düşüklüğünün bir uzantısı olduğu, ailedeki demokrasi ile toplum-daki demokrasinin eşdeğerde olduğu defalarca belirtilmiştir. Buna karşılık siyasal partilerin din eğitimli kadınları siyasal alana sokma çabaları demokrasinin anlamını çarpıtmış, bu işlem “kadının yeri erkeğinin dizinin dibidir” geleneksel inancının değiştirilmemesi için dayatılmış-tır. Kadınlarımız, ağızlarına kocaları tarafından kilit vurulma aşamasına getirilmişlerdir.

Bugünün Türkiye’sine baktığımızda ve kadınlar açısından gelinen noktada, bu yanlış uygulamalar yüzünden yine kadınların toplumda en çok hırpalanan kesim olduklarını gözlemlemekteyiz. Kadın her gün erkeğinden dayak yiyor. Dahası boşanma hakkı sanki yokmuş gibi eşini mahkemeye verince öldürülüyor. Aslında ne dediğini, ne yaptığını bilen bilmeyen erkek kadının bir robot, bir köle olduğunu her gün ilan edip duruyor. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi iki üç kadınla (imam nikahı ya da metres olarak) yaşayan erkek, kadın bir erkekle konuştu diye onu boğazlayabiliyor. Karakolda kadınlar “Orospu!” denilerek sille tokat dövülüyor. Küçücük kızlar oniki- onüç yaşlarında babaları tarafından bir mal gibi satılıyor. Bütün bunların baş körükleyicileri de “Flört fahişeliktir!”, “Örtüsüz kadın satılıktır!” diyerek şeriat özlemlerine kadınları alet eden siyasetçilerimizdir. İmam nikahıyla kuma alan milletvekillerimizdir. Onların yıllardır yaptıkları bu kışkırtmalar giderek artık “kürtajın yasaklanması” ya da “Sezaryenin kaldırılması” gibi bilimdışı, ürkütücü boyutlara tırmanmış bulunmaktadır. Öyle ki kadın (kocası tarafından da) tecavüze uğrayıp hamile kaldığında, istemediği ya da bakamayacağı çocuğu doğurmak zorunda kalacak, erkeğinden ayrılması güçleşecek (çünkü erkek boşan-dığında çoğunlukla çocukları kadının omuzlarına bırakmakta), boyun eğip köleleşmesi ya da intihara sürüklenmesi ve çocuğunu bıraktığı için öldürülmesi “vacip” görülecektir
! Bunun göstergeleri şimdiden görülmeye başlanmıştır bile: Kaldırımda doğum yapan ve bebeğini oracıkta bırakıp kaçan genç kızlar, aileleri tarafından (ensest ilişkiler sonucu) hamile kızların katledilmesi, çocuklarını öldüren anneler…
 
Gerçekte Türkiye’de yaşananlar, en geri ülkeleri aratmayacak kadın kıyımlarıdır. Kadınları yok sayma ve yok etme girişimleridir. “Sen ya bana boyun eğer, dediğimi yaparsın ya da ölürsün! Çünkü sen insan değilsin!” demektir. Kadının artık yalnızca aklı, beyni üzerinde değil bedeni üzerinde de hiçbir hakkı yok. Söz söyleme hakkı bile yok.

Bütün bunlar bana Halide Edip Adıvar’ın 1923 tarihli “Vurun Kahpeye” romanını anımsatıyor: Bu kitabın kahramanı Aliye, başı açık çağdaş bir öğretmendir ve Kurtuluş Savaşı içindeki Anadolu’da, öğretmenlik yaptığı bir kasabada katledilir. Suçu temiz, dürüst bir insan olmaktır! Ama onu kendi çıkarları ve uygunsuz emelleri için kullanmak isteyen erkek elleri, “dinsiz orospu” diyerek halkın bağnazlığını, tutuculuğunu (gelenekselliğini) kışkırtan yobazlar elinde parçalatır. Tıpkı bugün kadınların sokak ortasında erkeklerce kurban kesercesine bıçaklanmaları gibi. Demek ki o günlerden bugünlere erkeklerimizin iç dünyaları hiç değişmedi ve evlerinde öküzlerinden sonra gelen kadınları hâlâ çocuk makinası bir mal olarak görmekteler. Ya da dinselleşen ve geçmişe yüzünü çevirip şeriat çağrıları yapan (pardon, naraları atan) erkek siyasetimiz elinde kadın, tıpkı 1923’ün o tutucu Anadolu kasabası halkının gördüğü gibi kullanılan bir oyuncak, bir “Kahpe” olarak kabul ediliyor. Ama cumhuriyetimizle birlikte köprülerin altından çok sular akıp geçti, artık kadınlarımız bu oyunlara boyun gelmemeyi ve baş kaldırmayı öğreneceklerdir. Başladılar bile.

TANSU BELE/ haziran 2012
tansubele@hotmail.com    

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir