HAYDİ JÖN TÜRKLER; YENİDEN ELELE


HAYDİ JÖN TÜRKLER; YENİDEN ELELE

Onlardı Namık Kemal’in düşü ve Tevfik Fikret’i de yaratan onlardır: Genç Türkler; ülkemizin tertemiz ışıkları ve vatan bilincimizi aydınlatanlar… Osmanlı’nın Tanzimat dönemindeki reform (batılılaşma) hareketine katılan Genç Osmanlılar ya da Jön Türkler; Abdülhamit’in 33 yıllık baskı ve şiddet düzenine karşıydılar, Hürriyet ve Meşrutiyet (yasaların uygulayıcısı parlamento) fikirlerinin kökleşmesinde büyük rol oynadılar. Abdülhamit’in kaldırdığı 1. Meşrutiyet’in yerine 2. Meşrutiyet’in gelmesine yardımcı oldular (1908). Dahası onlar hiçbir zaman padişah yönetimini reddetmemişler, cumhuriyeti düşünmemişler, yalnızca Osmanlı Devleti’ne denk (ve özgür) bir meclis yönetimi istemişlerdi. Çünkü 1. Dünya Savaşı sonunda yıkılacak bir Osmanlı İmparatorluğu’nu hayal bile edememişlerdi. Aralarında Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi ve Âgâh Efendi gibi isimlerin bulunduğu Jön Türk Hareketi; Avrupa’daki her ülkede var olan siyasi muhalif (ve savaşa karşı) akımlar için kullanılan bir isim (marka) olmuştur. Almanya, Polonya ve İtalya’da Jön Türk deyimi, edebiyatta ve siyasette muhalif akımları temsil eder. Jön Türkler; aralarında görüş ayrılıkları olsa da, İttihat ve Terakki döneminin alt yapısını oluşturmuşlar, “Hürriyet şairi” Namık Kemal onların arasından çıkmış, “Vatan ve millet” bilinci onlarla ve Namık Kemal’le belirginlik kazanmış, dahası, kendisi de bir İttihatçı olan Osmanlı Paşası Atatürk’ün esin kaynağı Tevfik Fikret; gerçekte Jön Türklerin düşüncelerini birleştirip şiirleştirerek insanlarımızın yüreğine işlemiştir. Hürriyetçilerin en ilerici sesi olan Tevfik Fikret; Abdülhamit’in “istibdat” (dikta) yönetimini şöyle betimler:

“DOKSANBEŞE DOĞRU: Bir devr-i şeamet yine çiğnendi yeminler/ Çiğnendi yazık, milletin ümmid-i bülendi/ Kanun diye topraklara sürtündü cebinler (korkaklar)/ Kanun diye, kanun diye kanun tepelendi!”

Atatürk; İttihatçı olmakla birlikte bence en büyük Jön Türk’dü. Atatürk’ü hazırlayan bu kök, aynı zamanda O’nun cumhuriyete giden yolunda en önemli pusulası olmuştur. O; tarihinin köklerinden beslenerek, bağımsız bir ulus devletin gövdesini ve dallarını oluşturmuştur. Padişahlığın yıkılmasını istemeyen silâh arkadaşlarına bile karşı durmuş, devrimci tutumuyla, 1. Dünya Savaşı sonunda yıkılan Osmanlı Devletinden yepyeni bir yönetim biçimi, bir cumhuriyet ve özgür bir ulus yaratmıştır. Atatürk için Cumhuriyet; Anadolu halklarının birliği demektir ve bu halkların tek yönetim (yani meclis çatısı) altında temsil edilmeleri anlamını taşır. İşte laiklik de bu anlamda gereklidir.

Şimdi; günümüze baktığımızda ise gördüğümüz, Atatürk’ün gerçekleştirdiği bağımsız cumhuriyet rejiminin kökten değiştirilerek, onun yerini, birtakım işbirlikçilerin marifetiyle ve aldatmacalarıyla diktacı, dinci ve emperyalizme köle bir yönetimin almasını sağlama çabalarıdır. Bu iş için seçilen mekân da elbette Meclis: Çünkü Atatürk’ün bin bir zahmetle oluşturduğu, Anadolu halklarını bütünleyerek kazandığı Kurtuluş Savaşı’ndan sonra özgür ve bağımsız, laik ve halkçı bir yönetimin ocağı olarak kurduğu Meclistir o, cumhuriyet karşıtlarının da gözlerini diktikleri yer burasıdır.

Bu durumda sormamız gereken soru bence şudur: İlkin bugünlere nasıl geldik? Bence bunun yanıtı açık: Birbirimize ve ulus düşüncesine düşman edilerek. Atatürk’ün bizleri birleştirdiği “millet ya da ulus” düşüncesinden saptırıp yerine etnik, din eksenli düşmanlıkları geçirerek. Dolayısıyla toplumumuzun insanlarını birbirine düşman ederek. Dinle devletin birbirinden ayrılıp, dinin ve inancın devlet yönetiminden çıkarılarak vicdanlara bırakılması demek olan laiklik, aslında cumhuriyetin temel ilkesidir. Çünkü çağdaş devlet anlayışında, dünya/ toplum işlerinin yönetimi anlamındaki devlet çarkının işleyişi hiçbir zaman dine bırakılamaz, bu iş akıl işidir ve inanç kişiye özeldir. Örneğin devletin en önemli görevi olan ekonomik düzenin işleyişinin din ve Allah’la ilgisi yoktur. Yani ulus birliği, kişilerin (vatandaşların) etnik başkalıklar ya da dinsel farklılıklar ötesinde birleştikleri devlet yöne-timinin laik temelini oluşturur. Ulusumuzdaki ilk ayrışma işaretleri, sanıldığı gibi 80’li ya da 90’lı yılların ürünü değildir. İlk işaretler, bence ulusumuzun güvencesi olan ordumuzun 1946’da NATO’ya üye olmasıyla ortaya çıkar. Kore’ye asker göndermemizle birlikte ekonomik olarak da krediler yoluyla ABD’ye ve IMF’ye avuç açmaya başlamamızın tarihidir bu yıllar; tıpkı Tanzimat döneminde “Batılılaşıyoruz” adı altında kapitülasyonlara ve kapitalizme kucağımızı açmamız gibi, özellikle ellili yıllardan başlayarak yeniden Batı’nın kredilerine açılmamız ve böylelikle kapitalistleştiğimizi sanmamız, bizi borç batağına sürüklemiş ve cumhuriyetimizin yıkılması aşamasına getirmiştir. Buna karşılık demokrasi ve özgürlük sloganlarının kılıfı altında gizlenerek, emperyalizmin desteğiyle beslenen siyasal İslâm, laik cumhuriyetimizin yerine geçmeye kalkışmaktadır. Türbanın dinsel özgürlük gibi bir saçmalık adıyla meclise ve tüm devlet kurumlarına sokulduğu, laik ve bilime dayalı eğitimimizin mollalara bırakılmaya çalışıldığı, toplumumuzun mezhepsel ve ayrılıkçı çatışmalara itildiği bu dönemde Anadolu, birbirini kırmaya yani iç savaşa yönlendirilmektedir. Toplumumuzun okumuş ve aydın kesimi; Atatürk düşmanlığını kışkırtarak ulus birliğimizi yok etmeye çalışıyorlar. Liberal kesimi ve kentlilerimiz; ABD’nin ileri teknolojilerle donatılmış, düzenli kentlerine hayranlıklarını dile getirerek, geri kalmışlığımızdan ve insanımızdan utanıyorlar, onlara sırtlarını dönüyorlar, kentli gençlerimiz bir an önce ABD’ye kapağı atıp okumaya ve iş edinmeye, ülkesini, Türklüğünü unutmaya bakıyor, köylülüğü tırpanlanmış, varoş koşullarında ezilen halkımız ise başını Kuran kurslarına gömerek, kadınları öldürerek, aşiret düzeniyle AB’ye gireceğini sanıyor. Kısacası “biz adam olmayız” mantığı içimize işlemiş, herkesin birbirini ittiği, beğenmediği, hor hakir edip kendisinden aşağı gördüğü, en acı biçimlerde eleştirdiği, kimsenin kimseye güvenmediği bir toplumsal ortamda, birbirimizden nefret ede ede yaşamaya çabalıyoruz. Bunun faturası da Atatürk cumhuriyetine çıkarılıyor. Diktatör, ka
fatasçı denilerek karalanmak istenen Atatürk’ün adı her yerden siliniyor, cumhuriyet bayramları yasaklanıyor, biz ulusuz ve biz Türküz diyemiyoruz! Bunu savunan aydınlar hapislerde süründürülüyor, topluma korku salınıyor! Sanki cumhuriyet hepten yıkılınca yerine gelecek olan Müslüman Kardeşler benzeri bir İslâm ve tarikat cumhuriyeti, aramızda birlik, beraberlik sağlayacakmış gibi…

Tıpkı Tanzimatçı Ziya Paşa’nın “Terkib-i bend” şiirinde dediği gibi; “İkbal için ahbabı siayet yeni çıktı/ Bilmez idik evvel bu dirayet yeni çıktı” (Yükselmek, iyi bir mevkie gelmek için dostlarını çekiştirmek yeni çıktı/ Önceleri bu beceri ve yeteneği bilmezdik bu da yeni çıktı) kabilinden herkes birbirini batırma yarışında artık bu ülkede: Kürt Türke saldırırken Müslüman laikliğe girişiyor, “din elden gidiyor” evazeleriyle devrimlere dil uzatıyor. Yine Ziya Paşa’nın deyimiyle “Diyar-ı küfrü gezdim beldeler gördüm/ Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm” diyen kimi okumuş yazmışlarımız, ille de “küçük Amerika olacağız” diyerek yalnızca İstanbul’a saray yavrusu gökdelenler dikip, Güneydoğu bölgemizi elden çıkarmaya hazırlanıyor. Düşünmüyorlar ki, İstanbul’u Batılılaştırmak adına kredilerle mamur kılmaya çalışmak yalnızca emperyalizme kucak açar; oysa düşünmemiz gereken tüm Anadolu’dur, bütünüyle yurdumuzun ve vatanımızın kalkınmasıdır. Anadolu’yu yıkık viraneleriyle hor görüp elden çıkarmaya kalkmak yalnızca ABD’nin “böl ve yönet” politikasına hizmet eder. Evet; İstanbul’a göç eden Anadolu insanını sevmiyoruz, peki onların kentlerini kalkındırmak için ne yapıyoruz? Unutmayalım, taş yerinde ağırdır, o taş oradan oraya savrulursa onun evi toprak da kayar gider.

Ben bugün; 29 Ekim 1923’te kurulan cumhuriyetimizin bugün geldiği ya da getirildiği bu ürkünç tabloya hüzünle bakarken ve okullarda yasaklanan Cumhuriyet Bayramımız için yüreğim ezilirken tutunacak tek dalımın yine, genç kuşaklarımız olduğunu düşünüyorum. Birkaç yıl önce kendi kuşağıma güvenimi tümüyle yitirmiş, evimin karanlığına çekilmişken kapımı çalan aydınlık yüzlü iki gencin bana uzattıkları devrimci Türk Solu dergilerini görünce nasıl heyecandan titreyerek birden dirildiğimi, bir yandan gözyaşlarımı tutamazken bir yandan da kendime geldiğimi anımsıyor ve yeniden Atatürk devrimleri ışığında bir araya gelmek için canlarını ortaya koyan gençlerimizi yüreğimin ta içinden kutluyor ve hep onları düşünüyorum. Şimdilerde bu gençlerimizin varlığı bugünün karanlıkları içinde beni ayakta tutan tek güç, tek ışık odağı artık: Çünkü biliyorum ki, ulus ülküsüne sımsıkı sarılarak Cumhuriyetimizi yeniden kurup yaşatmak gücüne sahip olan bir genç gücümüz var, başka türlü dersem gençlerimiz, yeni kuşaklarımız uyumuyorlar, yalnız kendilerini ve çıkarlarını düşünmüyorlar. Onlar, kendileriyle birlikte ülkelerini de düşünüyorlar. Geleceklerini bu ülkede sürdürmek adına, yeni baştan kurmak istiyorlar çağdaş cumhuriyetimizi… Bu yüzden Atatürk’ün, büyük bir bilinçle gençlere emanet ettiği cumhuriyetin artık güvenilir ellere geçmek üzere olduğunu duyumsuyor ve seviniyorum. Onlar, yani yeni Türk gençliği, benim için 19. yüzyıl sonunda Türkiye’nin 20. yüzyıl kaderini çizen Jön Türklerden farksızdırlar. Biliyorum ki onlar da; tıpkı Jön Türkler gibi vatan görevlerini hakkıyla tamamlayacaklar ve yeni İttihatçıların dolayısıyla Atatürk’ün ve Atatürk’ün tarih sahnesine yeniden çıkmalarının yolunu açacaklardır. Kısacası Atatürk’ün bayrağını eline alan yeni bir önderi onlar yetiştirip yaratacaklar ve cumhuriyetin tüm çağdaş kurumlarıyla yeniden kurulmasını sağlayacaklardır. Atatürk’ün sözleriyle: “Türk milleti zekidir, Türk milleti çalışkandır!” diyorum, O’nun bütün gücünü milletinden aldığını bilerek… Ve yine Atatürk’ün ışığı olan Tevfik Fikret’in gençlere seslenişini hiç unutmadan:

“Bu memlekette bir gün sabah olursa Haluk/ Eğer bu memleketin sislenen şu nâsiye-i/ Mukadderatı (alın yazısı) , kâvi bir elin kâvi, muhyî (dirilten)/ Bir ihtizaz-ı temasıyla silkinip şu donuk/ Şu paslı çehre-i millet biraz gülerse (…) Evet, sabah olacaktır, sabah olur, geceler/ Tulû-i haşre (kıyamete) kadar sürmez; akibet bu sema/ Bu mai gök birgün bize acır, melûl olma (…) Ümidimiz bu; ölürsek de biz, yaşarız mutlak, / Vatan sizinle, şu zindan karanlığından uzak”

Ben; tüm gençlerimizi ve kendini genç duyumsayan tüm yürekli insanlarımızı bu Cumhuriyet Bayramımızda ve gelecek günlerimizde elele birlik olmaya, Atatürk çatısı altında birleşmeye çağırıyorum. Aralarında fikir ve görüş farklılıkları olsa da herkesi, sen-ben kavgasından uzaklaşıp “ cumhuriyetin laik kalması ve ülkenin bağımsızlığı” düşüncesinde bütünleşmeye çağırıyorum. Çünkü Atatürk’ün de dediği gibi; “Söz konusu olan vatansa, gerisi teferruattır.”

TANSU BELE/ 20 EKİM 2012
tansubele@hotmail.com



Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir