Bana Aşkı Öğreten Şarkıcı İstanbul dan geçti: Peppino Di Capri

0

BANA AŞKI ÖĞRETEN ŞARKICI İSTANBUL’DAN GEÇTİ: “PEPPINO DI CAPRI”

1960’lı yılların ilk yarısının ilk yılları… Öğrenciyim ve öğrenciliğimin yanı sıra “Atilla Berkan ve Arkadaşları” grubunun şantörüyüm. İtalyan şarkıcılar, Domenico Modugno, Adriano Celentano, Bobby Solo, Ricchi e Poveri, Milva, Peppino di Capri, Tony Dallara, Little Tony, Luigi Tenco pek revaçta. İtalyanca biliyorum ve İtalyanca şarkılar söylüyorum. Yani ben de “revaçtayım”. Yaz sezonu için Yeşilköy’deki “Club Mini” ile anlaştık. Club Mini, Sağıroğlu kardeşlerin yeri. İki kardeş, avuç içi kadar bir arsada, Türkiye’de ilk kez mini golf sahası açmış. Saha, o tarihte meraklılarla dolup taşarmış. Hadi şuraya bir de buzdolabı koyalım, dolabın içini meşrubat dolduralım, satalım, oradan da üç beş kuruş kazanalım demişler. Sonrasında, belki de İstanbul’da döneminin en iyisi sayılabilecek bir lokal ortaya çıkmış. Lokal, giderek fevkalade lüks bir restaurant-bar’a dönüşmüş.

Ve gecelerden bir gece bir kıvılcım yok etmiş güzelim “Club Mini”yi. Ama Sağıroğlu kardeşler yılmamış. Kolları baştan sıvamışlar. Maddi sorunları falan borçla, harçla halletmişler, “Club Mini” yeniden yapılanmış. Açılış gecesi için, daha dört beş yıl önce profesyonel olan, ama bırakın “çizme”yi, Avrupa’yı kasıp kavurmakta olan Peppino di Capri’yi on kişilik orkestrası ile birlikte getirmeyi düşünmüşler. Sözleşme yapılmış, ilk gece için tüm masalar günler öncesinden rezerve edilmiş, gerek konuk çalgıcıların, gerekse sürekli orkestra olarak çalışacak bizim orkestranın enstrümanları sahneye yerleştirilmiş, gerekli akortlar yapılmış, ses kontrolleri tamamlanmış.

Amanın o da ne! Karadeniz’den kocaman kara bulutlar gelmekte. Derken bir yağmur, bir yağmur, Tanrı sizi inandırsın, inanılır gibi değil. Club Mini’nin tavanlarına dekoratif olarak kademeli olarak yerleştirilmiş lambriler arasından yağmur salona şelale gibi dökülmekte. Aşçıbaşı dâhil, tüm müstahdem, lokali sudan kurtarmak için seferber olmuş, itfaiye geliyor, falan…

Saat 18 civarında yağmur diniyor, Marmara yönünde bir gökkuşağı beliriyor, ama salon oturulacak gibi değil. Teoman Sağıroğlu: “Battık”, diye dövünüyor. Öneriyorlar, ben de soyunma odasına girerek Peppino di Capri’ye, duruma tanık olduğunu, programı ertelemesini, ertelemek olanaksızsa, hiç değilse alacağı ücretten bir indirim yapmasını öneriyorum. “Ben”, diyor, “profesyonelim. Çıkarım, programımı yaparım, paramı da alırım”. Onun bu tutumu yüzünden biz de tam saatinde sahneye çıkıyoruz ve iki masa sekiz kişi önünde program yapmaya başlıyoruz. Peppino di Capri de tam saatinde çıkıyor, sanki müthiş bir seyirci-dinleyici kitlesi önündeymişçesine “Ite Vurria Vasa” ile başlıyor, programını tam olarak yapıyor, parasını da tam olarak alıyor. Orkestrası toparlanıyor, gidiyorlar.

Bu bir anı… Şimdi gelelim sadede… Türkiye'deki İtalyanlar, Noel gecesini geçen hafta Venedik Sarayı'ndaki bir “ön” parti ile karşıladı. İtalyanca müziklerle başlayan etkinlik, Şef Çelik Kasapoğlu'nun yönetiminde İtalyan Liseliler Derneği mensuplarından oluşan "Anatoliano" korosunun konseriyle sürdü. "Jingle Bells" şarkısını Luigi Denza'nın ünlü "Funiculì, Funiculà" adlı Napoliten şarkısı izledi. Piyanoda Eser Taşkıran. Gözüm korodaki yakın tanışlarım Erdinç Gündüz, Telga (Südor) Mendi ve Mualla (Oktay) Erkut’ta. Koronun konserinden sonra, akşamın sürprizi açıklandı ve işte o, yani benim Peppino di Capri’m piyanonun başına geldi, bir saat boyunca şarkılarından örnekler sundu, salondaki konukları zaman zaman duygulandırırken kimi zaman da coşturdu. Akşamın sonunda Peppino di Capri ile bir araya geldik. O günlerden söz ettim. “Ha”, “ma” dedi, ama sanırım anımsamadı, anımsamış gibi yaptı. Koluma girdi, iki ya da üç kez fotoğraflandık.

Anımsayıp anımsamadığı doğrusu pek umurumda olmadı.

İçimde hatıralar dineldi. Taaa 1960’lı yıllara gidip takıldım. 1960’lı yılların ilk yarısının ilk yıllarında aşk, her yanımı ilk kez sarıp sarmalıyordu. Karşılıksız olduğuna inandığım bir gizli sevdaydı bu. Sahnede “Roberta”yı söylerken, ya da evde mırıldanırken, vücudumun her tarafında karıncalanmalar, iğnelenmeler, ısı farklılıkları duyuyordum. Öyle bir duyguydu ki bu, zaman zaman derimin altından dışarıya binlerce tomurcuk, ince bir dal ve vahşi gül demetlerinin fışkıracağını sanıyordum. Bu duyumsamalarım günlerce, aylarca, hatta yıllarca sürdü. Bu süreç içinde, kısa çılgınlıklarımı “aşk” olarak tanımladım. İlk evliliğim, uzun bir budalalık süreci içinde, kısa cinnetlerimi durdurdu. Ona karşı “karşılıksız” olduğuna inandığım aşkım, dostluğa dönüşmüştü ya da kendimi böylesine inandırmaktaydım.

Bir gün, kulağımda “Voce e Notte”, onunla Taksim (o zamanki) Intercontinental Oteli’nin “Merhaba Bar”ında karşılıklı otururken, kendi kendime pek sık sorduğum soruları, koni biçimli çekül kurşunu gibi yüreğimin derinliklerine son kez indirdim. Sordum: İkinci benliğime karşı yengi kazanmış mıydım? Duygularıma egemen miydim, erdemlerimin efendisi miydim? Tüm bunları kendi içimden kendi kendime yanıtlarken, içimde “Nessuno Al Mondo” çalıyordu.

O gün, onun gözlerinde bir yalnızlık korkusu sezdiğimi şimdi dün gibi anımsıyorum. Yalnızdı, yalnız kalmıştı. Okulu kırdığımız bir günün akşamüstüsünde ve de Emirgân-Taksim otobüsünün arka sahanlığında, içimden “Let me Cry”ı söylerek elini tuttuğum, okul tarafından götürüldüğümüz Uludağ’da Beceren Otel’in Odun Palas’ının önünde içip içip kahrımdan “Piccatura” eşliğinde karların üstünde yuvarlandığım öğrencilik günlerim geldi aklıma.

“Beni sevmen senin utkun ve özgürlüğün olur”, dediğim gün ve saatte ise, pick-up’ta inanmayacaksınız belki, ama “Melancolie” çalmaktaydı. “Melancolie in settembre/
mi dicevi tu non m'ami più/e fu così che in settembre/il sorriso tuo finì…” Ah! İki insanın şu birliktelik farkı, iki kişinin birlikte bulandığı bu ruh çamuru, iki başlı başına kişiliğin birlikte yaşadığı o sefil keyif…

“Benimle evlenmeyi kabul edersen bir kahraman gibi yerimden fırlayarak gerçekleri aramaya çıkacağım, ama senden önce olduğunca, asla süslü yalanları kuyruklarından tutup getirmeyeceğim”, dedim. Günlerden bir gün, “Luna Caprese”yi dinlediğim bir anda, şimdiye dek belki kendime melek huylu köleler aradığımı, sonuçta bizzat aradığım kölelerin kölesi olduğumu, artık bizzat melek olmak zorunda bulunduğumu düşünüyordum ki, duyumsadım…

Evet… Evet duyumsadım…

Aşkım vecde gelmiş bir simgeydi ve de üzüntü, sıkıntı, keder içinde yanışım giderek tüm benliğimi yeniden sarmalamaktaydı. Tıpkı öğrencilik yıllarımdaki gibi… Gene de inanıyordum ki, bu aşk, benim yüksek yollarımı aydınlatan bir meşale olacaktı. Kendimi, ikinci benliğimi, içimde yaşattığım küçücük çocuğu aşan bir oranda sevdiğimin farkına vardım.

Âşıktım.

Aşkın acı kadehinden içiyordum, hem de kana kana.

O, beni sürekli susatarak, bende insanüstü, doğaüstü bir özlem yaratmaktaydı.

“Benimle evlenir misin”, diyerek ona sarıldım.

… O, şimdi, benim otuz iki yıllık karım…


Üstün Akmen
21/12/2010
GÖZLEMEVİ
ÜSTÜN AKMEN
akmen@evrensel.net

 

Sayfa Düzeni: Tenise Yalçın evetbenim
tenise@evetbenim.com

Kaynak: İleti Haber/Sanat Dünyası – Üstün Akmen Yazıları

Beğendiysen paylaş.

Yazar Hakkında

Sanatı, sanatçıyı, yaşamı paylaşmak…

Yorum yapın

Lütfen Güvenlik Kodunu Giriniz * Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.