Çocukluğum ve Gökkuşağını Geçme Çabalarım

0


Prof.Dr.Yıldız Tümerdem

Çocukluğum ve Gökkuşağını Geçme Çabalarım
 
Prof. Dr. Yıldız Tümerdem
 
     Çocukluğum Başkent Ankara'nın Hamamönü-Hacettepe semtinde geçti… Oturduğumuz sokakta, unutamadığım güzel insanlarla birlikte yaşıyorduk… O günlerde, sözüm ona evrenselleşen, aslında kopya kâğıdı ile kopyalanmış dünyanın olumsuz rüzgârları topraklarımıza bencilliği, çıkarcılığı, umarsızlığı, duyarsızlığı, para ve koltuk hırsını savurmamıştı daha… Sevgi ve saygı sözcükleri silinip atılmamıştı. Yandaş yapılanmanın pis kokularının hızla yayıldığı günümüzde olduğu gibi, gerçek komşuluğun, dostluğun, yardımlaşmanın, paylaşımın anlamı unutulmamıştı… O unutulmayan, abartısız, yalın ama güzel çocukluk günlerimizde saygı ve sevgiyi öğrenmiştik… Kendi işimizi kendimizin yapmasının doğru olduğunu, kardeşçe paylaşımı, nitelikli yapıtları okuyarak doğru bilgilerle donanmayı, kavgasız yaşamayı, öz güvenli yaşamayı da öğrenmiştik… Güzel olan, doğru olan ne varsa, tümünü, öğretmenlerimiz, aile ve çevremizdeki büyüklerimiz öğretmişti, biz çocuklara ve gençlere… Bizi bu günlere taşıyan bu ve benzeri özel öğretileri çok çabuk öğrenmiş ye yaşama geçirmiştik… Mutluyduk, gururluyduk…
     O günlerde, bu günlerdeki kadar belirgin olmasa bile, erkek çocukların okuyup adam olması çok önemli idi… Erkek çocuğun, büyüdüğünde, ailesinin gururlanacağı bir işi ve de mesleği olmalıydı… Ailesi ve yakınları ondan bir baltaya sap olmasını, evlendiğinde evini geçindirebilmesini, ailesine, çoluk çocuğuna kol kanat germesini, anasına babasına yardım etmesini beklerdi… Kız çocuklarına ise bir başka gözle bakılırdı çoğu kez… Elinin yüzünün düzgün olması, derdini anlatabilecek denli okuma yazma bilmesinin yanı sıra dikiş nakış öğrenmesi, ev işlerinde ve yemek yapmada beceri kazanması kız çocukları için istenilen, beklenen niteliklerdi… Hele iyi bir aileden geliyorsa, yeri ve zamanı gelince iyi bir kısmetinin çıkması, evlenip mutlu bir yuva kurması, çoluk çocuk sahibi olması da doğaldı… Yüksek öğrenim görmesine, bir meslek ve ev dışı bir işte çalışmasına ne gerek vardı ki… Hem doğru da olmazdı… Evinin kadını, çocuklarının anası, saygılı bir eş ve de gelin olması yeterliydi…
     İşte o günlerde bile, kız çocuklar için düşünülen, sözünü ettiğim bu yanlışlara yer yoktu benim düşlediğim ve yaşadığım yaşam evrenimde… Bu ve benzeri düşüncelere ve davranışlara çok erken yaşımda, ilkokullu yıllarımda bile baş kaldırmıştım… Kendime bir yol seçmiştim, okuyacaktım… Ailenin ilk yüksek öğrenim görmüş, benden sonra gelen kız çocuklara öncülük eden kızı olacaktım… Hem öğretmen hem de hekim olacaktım. Gece gündüz düşlerimi dolduran bu düşüncelerim heyecan vericiydi. İlkokullu yıllarımda, bir gün evimize gelen yakın dostlarımızın ve akrabalarımızın söyleşileri sırasında; "okumayı, doktor ya da öğretmen olmayı istiyormuşsun. Sen kızsın ne gereği var, erkek değilsin ki okuyasın, ilkokulu bitir, ablan gibi akşam kız sanata git, dikiş, yemek yap, nakış öğren yeter. Onun gibi iyi bir koca bulursun, bir elin yağda bir elin balda yaşayıp gidersin. Güzel bir kızsın, baban da subay, nasılsa bir kısmetin çıkar biraz büyüdüğünde, bir subayla evlenir, saltanat sürersin. Oh gel keyfim gel, daha ne isteyebilirsin ki Allahtan." söylemine çok kızmış, çılgına dönmüştüm… Yanıtım kısa ve özlü olmuştu:
     "Bir gün benim erkek arkadaşlarımı geçeceğimi ve doktor olacağımı göreceksiniz. O zaman bu söylediklerinizi anımsarsınız umarım. Kim bilir belki bir gün sizleri ya da yakınlarınızı tedavi etmem için kapımı bile çalabilir, benden yardım isteyebilirsiniz. Boşa konuşuyorsunuz, beni kararımdan hiçbir şey, hiç kimse döndüremez, gerekirse sınava girer yatılı okurum, ama mutlaka okuyacağım."
     İnanamadıkları bu sözlerime, kahkahalarla gülmüşlerdi… Anneme; "Allah kolaylık versin, bu kızla başa çıkmak çok zor, bakalım göreceğiz, biraz büyüdüğünde gönlünü birine kaptırır unutur gidersin bütün bu söylediklerini kızım, çok gördük senin gibi konuşanları" demişlerdi…
     Bütün bu konuşmaların geçtiği günlerde sekiz yaşımdaydım. Şimdi bile şaşırıyorum bütün bu söylemlerime…  Söylemlerim gerçek oldu. Hacettepe Tıp Fakültesindeki  görevim sırasında,    komşularıma, akrabalarıma, onların çocuklarına ve torunlarına hekimlik hizmeti veriyor, sağlıkları konusunda destek oluyordum…
    O günlerde, nereden geldiği bilinmeyen değişik bir duyum almıştım… Çocuk inanışı ile çok heyecanlanmıştım… Yağmurdan sonra, gök kuşağının altından geçmeyi başaran kız çocukları erkeğe, erkek çocukları da kıza dönüşüyordu… Tam bana göreydi bu yarış… Mutlaka denemeli, gök kuşağının altından geçerek erkek olmalıydım… O zaman kız çocuğu olduğum için küçümsenmezdim… Okumam için önümdeki engeller ortadan kalkardı… Kimseye belli etmeden, yalnız kaldığımda aynaya bakıyor, kendimi değişmiş olarak imgelemeye çalışıyordum… Pek inandırıcı gelmese de kararlıydım, deneyecektim… Yağmurlu günleri bekliyordum… Gök gürlediğinde, şimşek çaktığında heyecanlanıyor, gökyüzündeki kara bulutları gülümseyerek seyrediyordum… Gündüz, okul dönüşü ya da hafta sonu yağmur yağması ve gök kuşağı çıkması için, okulda bile sessizce dua ediyordum, okulumuzun yanındaki Tacettin Dergâhının minaresinden Türkçe ezan okunurken… Duyduklarımı kimselerle paylaşmadım… İlk işim, mahallemizdeki, okulumuzdaki, sınıfımızdaki ne kadar akıllı, yetenekli erkek arkadaşım varsa onları listeme almak oldu… Açıklama yapmadan, bildiklerimi söylemeden, onları gök kuşağının altından yarış yapmak için geçirecek ve hepsinin kız çocuğuna dönüşmelerini seyredecektim… Kız arkadaşlarımı ise fazla akıllı bulmazdım nedense… Onlar öyle kalmalıydı, değişmemeliydiler…
     Sabırla beklediğim gün gelmişti… Okul dönüşümüzde yağan yağmur nedeniyle sırılsıklam olmuştuk… Ayakkabılarımızın içine dolan sulara aldırmadan, güle oynaya evimize ulaştığımızda ilk işimiz tahta çantalarımızı bırakıp sokağa çıkmak oldu… Arkadaşlarıma, yarışın gerçek nedeninden söz etmeden, yarışla ilgili düşüncelerimi anlatmıştım… Onlar da sevinçle kabul etmişlerdi… Her fırsatta birlikte değişik oyunlar oynardık… Koşu yarışını önceleri de yapmıştık… Top sektirme, ip atlama yarışlarının yanı sıra resim, karikatür, şiir, öykü yazma, kitap okuma yarışları yapardık… Oyun yazar ve oynardık hep birlikte… Bizim için doğal davranışlardı bütün bunlar… Evimizin önünde bir yol vardı. Karşısında da, ağaçlarla çevrili, yemyeşil, renkli çiçeklerle donatılmış, ortasında çok özel bir heykeli olan kocaman bir havuz, tertemiz ve çok güzel bir park Hacettepe Parkı vardı. Ben ve erkek arkadaşlarım, yağmurun dinmesinden sonra, güneşle birlikte yedi renkli gök kuşağın görünmesini beklemeye başladık… Yarış yapacaktık… Her zaman olduğu gibi, bu yarışı kazanan için de armağan hazırlanmıştı… İkinci ve üçüncü için silgili kurşun kalem ve çizgili defter, birinci için de Hasan Ali Yücel'in çıkmasına öncülük ettiği, açık bej renkli, dar ve uzun, oldukça küçük, klasik yapıtlardan biri verilecekti… Beklemeye başladık tek sıra halinde… Başımızda da, babamın görevli askeri (emir eri Mümin Ağabey) elinde babamdan aldığım düdük ile duruyordu… Yağmur dinip, güneş açınca, göz alıcı bir gök kuşağı sarmaladı önümüzdeki, bizi bekleyen bomboş yolu… Düdük çalınca koşmaya başladık. Arkadaşlarımız da, hoplayıp zıplayarak, heyecanla, bağrışarak bizleri izliyordu… Biz koştukça gök kuşağı da önümüzden koşuyordu, bizlerle oyun oynarcasına… Koştuk, koştuk ama gök kuşağının altından geçmeyi başaramadık… Yorgun argın döndük… Kapımızın önünde söyleşmeye başladık, gülerek söyleşiyorduk, her zamanki gibi… Bir başka günde bir başka yarışta birbirimizi geçmeye çalışarak koşacaktık… Dereceye girenler armağanlarını aldı ama hiçbirimiz değişmeden kendimiz olarak kaldık… Bu sonuç; yarışı hazırlayan, yarışın altında yatan gerçeği bilen, beni çok mutlu etmiş ve de rahatlatmıştı…
     Ne ben değişmiştim ne de arkadaşlarım… Bizi ancak eğitim değiştirebilirdi… Biz de özellikle de ben öyle yaparak bu günlere ulaştık, aydın bireyler olarak… Yıllar sonra karşılaştığımızda, söyleşilerimiz sırasında, yaşadıklarımız o günleri yeniden anımsayarak gülüyoruz… Kız arkadaşlarımın çoğu üniversiteye gitmemiş… Evlenip çoluk çocuğa karışmışlar… İçlerinde az sayıda ilkokul öğretmeni olan var… Erkek arkadaşlarımın büyük çoğunluğu değişik fakültelerde öğrenim görmüşler… Ülke dışında yaşamışlar… Sosyal konumları ve ekonomik durumları ile dikkat çekici yaşamları var… Ama içlerinde benden başka hekim ve de öğretim üyesi olan yok… Bütün bunları öğrendiğimde geçmişe, o kararlı günlerime dönüyordum bir başıma… O çocuk yıllarımda aldığım doğru kararlar için kendimi kutluyorum bir kez daha… Kutlanmaya değmez mi düşlediklerimi gerçekleyen o çılgın gök kuşağın altından geçmeye çabalamam… Yorumu ben yapmasam…
Alıntı: 155.sayı –  http://www.turkdilidergisi.org/

Sayfa düzeni: Tenise Yalçın evetbenim
tenise@evetbenim.com
Görseller: google
Kaynak: TÜRK DİLİ DERGİSİ 155. sayı, sayfa:42, 43
http://www.turkdilidergisi.org/
 

Beğendiysen paylaş.

Yazar Hakkında

Sanatı, sanatçıyı, yaşamı paylaşmak…

Yorum yapın

Lütfen Güvenlik Kodunu Giriniz * Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.