MERAKLISI İÇİN ÖYLE BİR HİKAYE

0

GÜNDEDÜN

İstanbul Oyunlarına Mektuplar

MERAKLISI İÇİN ÖYLE BİR HİKAYE
Savaş Dinçel'den, Naşit Özcan'a; Sait Faik

 

            

Katolog: Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye Oyunu, Oynayan Naşit Özcan. 2008   Sait Faik'in büstü:    Naşit Özcan: Sait Faik rolünde "MERAKLISI İÇİN ÖYLE BİR HİKAYE"    Naşit Özcan ve Tevfik Yalçın: "Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye" oyunu sonrası kuliste. 7 Kasım 2008  Fotoğraf: Kadıköy Haldun Taner Tiyatrosu giriş vitrini, Vitrindeki resim; Naşit Özcan vitrine yansıyan portre: Seyirci Tevfik Yalçın,   

 

 Savaş Dinçel'den, Naşit Özcan'a; Sait Faik

İnsan yaşantısını Tiyatrometre ile ölçebilsek; sonuç olarak tüm yaşantısı boyunca 2-3 W. Shakspeare oyunu, bir de 2 ayrı yapım "Meraklısı için Öyle Bir Hikaye" oyununu izlemiş olmak sonucu; ölçü olarak alınabilirdi.  Şanslıyım: Ben bu ölçüyü tutturdum.  Özellikle "Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye" oyununu 1992 ve 2008 yıllarında yine aynı kurumdan: İBB Şehir Tiyatroları'nda; iki ayrı yönetmen, iki ayrı oyuncudan iki kez seyrettim.

Yöneten Macit Koper, oyuncu Savaş Dinçel'in yaptıkları oyunu ve Yöneten Ergün Işıldar ile  oyuncu Naşit Özcan'ın yaptıkları oyunu da izledim. Hemen akla gelen soru: "Hangisi daha başarılıydı? Hangisini daha çok beğendin?" olabilir. Yanıt olarak: İkisini de beğendim. İkisi de başarılıydı… Ancak, temel yaklaşım farklılıkları vardı. Ben burada; bu günün tiyatro seyircisine ve gelecek kuşaklara; görebildiğim farklılıkları yazarak, seyirci sorumluluğumu yerine getirmek düşüncesindeyim.

Her iki yönetmen de bu oyunu daha önce hiç izlememişler. Macit Koper için bu olanaksız. İlk kez kendisi sahneye koyuyor. Ergün Işıldar da, yıllarca oynayan bu oyunu izlemediğini açıkca söylüyor. Bir gün karşılaşırsak bu "izleyememe…" konusunu sırf merak ettiğim için kendisine soracağım.

Yönetmen Yaklaşımları:  

Macit Koper ve Savaş Dinçel'in , bu oyunu sahneye koyarken çok ciddi araştırmalar yaptıklarını; Savaş Dinçel'in anlattıklarından  biliyorum. Yine Ergün Işıldar ve Naşit Özcan'ın; Sait Faik'in mezarına; bu nedenle inceleme yapmak için gittiklerini, seyirciye doğru olanı aktarmak çabalarını da  biliyorum. Savaş Dinçel, o dönemin özel ayakkabılarını, oyundaki Sait Faik için beyoğlu'ndaki ayakkabı mağzalarında ararken; girdiği bir mağazada; tarif ettiği ayakkabıyı (modası geçmiş), mağaza yönetiçisinin "ne yapacaksınız, neden arıyorsunuz?" sorusuna; aktör olduğunu ve ayakabıları Sait Faik'i anlatan bir oyunda kullanılacağını söylediğinde: "Buluruz… Zaten, Sait Faik, o ayakkabıları bizden alırdı…" olayını, şaşkınlıkla bana anlattığını, burada bir anı olarak sizlere aktarmalıyım.

Oyunun tümü düşünüldüğünde; Macit Koper'in yarattığı Sait Faik, düzenle çatışan, yalnız  bir karakter olarak karşımıza çıkıyordu. Ancak, biraz resmi, entellektüel ve öykülerinde ne denli halkı konu edinmişse de oyunda; halktan uzak görünüyordu. Oyunun ilk sahnesinin ilk tablosunda: Savaş Dinçel'n, aceleyle sahneye üstü giyinik, altı soyunuk girip, pantolonunu giymeye çalışması sahnesini; bugün bile neden Macit Koper böyle bir ilk giriş yaptı diye düşünürüm. Biz seyirciler;  bu sahneye hiç gülmedik. Oyunun geneli düşünüldüğünde; oyunda çok az güldük, ya da hiç gülmedik. Gerek Yönetmen, gerekse oyuncu bunu pek seyircilerden istemediler. Doğal olarak bu yöntem; oyunla, seyirci arasınna bir mesafe soktu. Bu yaklaşım; mezarlık sahnesi, çingenenin sevgilisini bıçakladığını anlattığı sahnelerde bile seyircideki güldürü bekleyişine büyük ölçüde etki  etmedi, seyirciyi güldürmedi.

Macit koper'in, oyuncuya sahnede  sağladığı çok ilginç sahne malzemeleri vardı ve bu oyunun sanatsal başarısını üst düzeylere çekiyordu. Özellikle sahnenin ortasında serili büyük bir kumaş örtü (büyük bir çarşaf da diyebiliriz) ile Savaş Dinçel'in oyunculuğu görülmeye değerdi. Bir de orta boy kırmızı yün top biçimindeki yumak ile; yumağı açarak ip olarak kullanıp, faşit yöntem yasaklamalarını anlatılışı öylesine yaratıcıydı ki daha sonra bu uygulamayı bazı oyunlarda alıntı olarak izlediğimi hatırlıyorum.

Dekor azdı. Yeterliydi. Macit Koper, oyuna yaklaşımıyla dış dünyayı da sahneye çekmeyi başarmıştı. Ancak oyuncu Savaş Dinçel, her sahneyi dışına çıkmadan; belirlendiği gibi oynaması gerekiyordu. Ortak düşünülen herşeyi sahnnede yapıyordu ama, yalnızdı… Özellikle oyunun son final sahnesine adım adım gelirken; seyirciyi buna hazırlıyor ve istediği gibi finali bitiriyordu. Fianal oyununda çok başarılıydı…

Savaş Dinçel'in sahnede söylediği o şarkıyı hiç unutamıyorum. Bir türlü bulamadım bu şarkının sözlerini; kim yazmış, kim bestelemiş… Çok güzeldi.

Oyunun yazılı bölümü; iyi anlaşıldığında, yönetmenin nereden nereye gideceğini, sınırlarının ne olduğunu belirliyor olması; yönetmene yardımcı oluyor. Ergün Işıldar, oyuna canlı müzik katmakla; birinci oyundan bu yönüyle büyük değişiklik gösteriyor. Düşünce olarak güzel ama uygulamada biraz zorlukları var. Klarinet çalan Ömer Göktay; sahnede bir oyuncu gibi davranmayacak!… Ayrıca bazı dış dünya seslerini de o yapacak. Zorunlu olarak oyuna katılacak. Burada çözüm: Naşit Özcan'ın usta oyunculuğuna kalıyor. Bir tiyatro matematiği ortaya çıkıyor. Naşit Özcan bu sahnelerde bir yönetmen gibi davranma tuzağına düşmeden; bir dış dünya olgusu olarak Ömer Göktay'ı tüm oyun boyunca dışarıda tutmayı çok iyi başarması, gerçekten bir öğreti değerinde. Kutluyorum…   

Oyundaki Sait Faik, biraz da dekorun sağladığı olanaklarla; hüzünlü oynanması gereken bölümlerde çok iyi beliriyor. Odasının peneceresinden uzun uzun dalıp gitmesi, her insanın başa çıkması gereken yanlızlığı anlatmada çok başarılı oluyor. Özellikle ; Naşit Özcan; bizi, Sait Faik'in gizli ve özel yaşantısındaki çok özel konulara, anlara çekmekte başarılı oluyor… Bu nedenle de seyirciyle hemen oyunun başlarında sıcak bir ilişki kurma çabaları; gülünmesi gereken yerlerde sınırsız kullanılırsa; oyunun dağılmasına neden olacak korkusunu duymanıza neden oluyor. Bu oyunun önemli sahnelerinden biri olan mezarlıktaki gezinti sahnesinde; Naşit Özcan, denilebilir ki oyunculuk adına büyük başarı sağlıyor ve çok güzel oynuyor… Kutluyorum.  Final bölümünde; Naşit Özcan, birinci oyunda olduğu gibi, Savaş Dinçel'in adım adım yaklaşımının dışında; doğrudan finale giriyor. Ancak, finalin önemini çok iyi bildiği için ve son söz olan o "HİŞT!.." sözcüğünün seyirciye tam istediği gibi geçmesi için çok özel bir çaba harcıyor ve oyunun tam bir finalle bitmesi için tüm oyunculuk gücünü kullanıyor ve başarıyor…. 

Dekor: Her iki oyunda da benzer özellikler taşımasına karşın; Naşit Özcan'ın sahneyi dolu dolu kullanmak istemesi, farklı zamanları dekorun farklı alanlarında oynaması sonucu; sahne önü yükseltisinde bazı mekanik ya da yeniden tasarımı gerektirecek çözümlemelere gereksinim duyulduğu inancındayım. Kostümler açısından; neredeyse bir dönem kahramanını anlatması düşünüldüğünde benzer ve inandırıcı olduğunu söyleyebilirim.

Oyunun sonunda; koltuk numarası çekilişi yapılark seyirciye verilen Sait Faik büstünün, ilk oyunda verilenini daha çok  beğendiğimi söyleyebilirim.  Afiş konusunda ilk oyunun afişini, katolog ve içerik açısından da ikinci oyunun ortaya koyduğu çalışmayı yeterli bulduğumu söyleyebilirim.

Sonuç: Biliyorum; Yöneten Ergün Işıldar ve oyuncu Naşit Özcan'a değerlendirmemi; yaklaşımım gereği yıldız (*****) olarak belirtmeliyim. Ancak bunu bu kez yapmak içimden gelmiyor. Elimden geldiğince görüşlerimi; kaçınmadan ve kimlikli bir tiyatro seyircisi olarak sizlerle paylaştım. Bunun dışında: Savaş Dinçel yaşasaydı, şunu yapmayı çok isterdim ve yapardım da:

-" Savaş, git oğlum Naşiti Özcan'ı seyret de; mezarlık sahnesi nasıl oynanırmış gör!… "!?!…." Savaş Dinçel'in  söylediklerini duyar gibiyim.

-Yahu o sahneyi nasıl oynuyorsun öyle "Atikali… Atikali… Haydi Bir kişi… Kalkıyor!" Aslanım; tam bir dolmuş şöförü gibisin!… Biraz orada rol kes!?.. Ne bileyim Aktör ol…

– Hem o güzel şarkıyı neden öyle yarıda kesiyorsun! Anladım… Seyircinden şarkıyı kıskanıyorsun…

-Savaş!.. Savaş Dinçel, HİŞTT.. 

Saygılarımla

Tevfik Yalçın
10 Aralık 2009 Ziverbey İSTANBUL

 

İstanbul, 08.11.1992

“MERAKLISI İÇİN ÖYLE BİR HİKAYE” oyununun eleştirisi:

Bu oyun benim için “ Meraklısı…” anlamından çok; “ Tiryakisi İçin Öyle Bir Hikaye” ye dönüştü. Fırsat buldukça seyrettim… Bu seyir defteri içinde en ilginçleri; bana tiyatroyu sevdiren, ortaöğrenim yıllarında sahneye çıkaran; kendisini 25 yıl sonra bugün yeniden bulduğum Felsefe Öğretmenim Tuğrul Sargın ile küçük kızım Zeyneb’ in Türkçe dersinde işledikleri bir Sait Faik konusuyla ilgiliydi… Öğretmenimin Sait Faik ile tanışmış olması, Zeyneb’ in ev ödevine ilişkin “ders çalışıyormuş duygusuyla” salonda oyunu ailecek birlikte izlememiz; bu oyunun unutulmayacak anılarıdır benim için…

Yine beni bu oyuna çeken diğer güzelliklerin başında; ülkemin bir yazarının yaşamının konu alınması. İçinde yaşadığımız İstanbul kentinin gündedün (nostaljik) olarak da anlatımı ve oyunun seyirciye ulaşmasında alçakgönüllü yaklaşımı, oyunun “ tek kişilik” oyun olması ve en önemlisi de oyuncunun; Savaş Dinçsel olması… Yine tüm bu birlikteliğin içinde az da olsa; ülkemde moda olan “umut” a dayalı köşe dönücülüğün bende yaratmış olduğu kökten sahip olma duygusunun, içimde uyandırdığı; oyun sonunda çekiliş yapılarak seyircilere armağan edilen “ Sait Faik Büstü” ne sahip olma isteğinin etkisinden de dürüstçe söz edilebilir.

Tiryakisi olduğum bu oyunu her seyredişimde; bir içsevinci (keyif) ile ayrıldım salondan ve hiç düşünmedim oyunun eleştirisini yazmayı… Ancak, bugüne değin yazdığım eleştirilerin sayısının onaltıya ulaştığını görünce; yazmamanın haksızlık olduğu düşüncesinin dürtüsü; istemiye istemiye beni bilgisayarımın başına oturttu. Bu ana nedeni kamçılayan diğer bir neden ise, oyundan birkaç gün sonra izlediğim “ Tiyatroda Çağdaşlık Sorunsalı” (!) konu başlıklı bir panelin bende yarattığı düş kırıklığı oldu diyebilirim…

“ İŞTE! KARŞI KARŞIYASIN!…”

Böyle diyordu oyunda Savaş Dinçel, oyunun bir yerinde…” İşte karşı karşıyasın..” Oyuncu ile oyun, seyirci ile oyun; İşte! Karşı Karşıyayız…

Oyunların, oyuncuyla; oyuncunun da seyirci ile bütünleşmesini sağlayan anlatılması güç bir gizem ve büyü vardır. Buna salt “ etkileşim” demek, sanırım yetersiz kalır.

İşte, karşı karşıya olduğum Savaş Dinçel, benim için; Michael Jackson’ dan önce sevmem gereken bir insandır. Temel neden; Michael Jackson’ un tüm evrensel boyuttaki abartılı büyüklüğüne karşın bir medya ürünü olması, Savaş Dinçel’ in ise; benim için bir gerçek olmasıdır… Ben, önce kendi insanımı sevmesini bilemezsem ve beceremezsem, benim evrensel boyuttaki sevgi ve hayranlıklarım; insani boyuttan daha çok, ticari boyutta bir anlam taşır ve beni koşullandırılmış bir sevgi tüketicisi yapar. Sövmenin, sevmeden daha çabuk öğrenildiği bir toplumda “ seviyorum” sözcüğü elbette kuşku ile karşılanacak ve nedenselliği araştırılacaktır. Oysaki doğruluk ölçeğinde araştırmaya en uzak sözcük; tüm insanların dilinde var olan “ sevgi” sözcüğüdür…

Günümüz sevecen tiyatro seyircisi yaklaşımıyla bir tanımlama yapmak gerekirse; Savaş Dinçel, Müjdat Gezen’ in biraz daha ciddi olanı denilebilir. Güncel olan bu tanım; yüz yıl, iki yüz yıl sonra gündeme geldiğinde; Hüsamettin Çelebi, Katip Osman Efendinin biraz daha ciddisidir benzetmesi bugün için ne denli karanlıksa; Savaş Dinçel için de ilk tanımlama gelecek için o denli yetersizdir.

Savaş Dinçel, sahnede içimizden birisidir. O, rolün içine zorla girmeye çalışmaz. Rol gelir, O’nun üstüne bir kuş gibi konar. Nasıl O’nu sahnede içimizden biri olarak yadırgamıyorsak; bir balıkçı tezgahında “ Hayda!… derya kuzusu bunlar!..”diye bağırırken, bir dolmuşun direksiyonunda “ maça…maça… bir kişi.. haydi kalkıyor!… maça!…” diye yolcu toplarken görsek de hiç yadırgamayız. Yine “ Kurtuluş Kemal’ in Askerleri” dizisinde “ İnönü”, bir yabancı oyunda karşımıza “kont” olarak çıksa, yadırgayamayacağımız gibi.. Oyundaki dolmuş şoförü tiplemesinde “ Atikali!… Atikali Kalkıyor!…” sözlerinden sonra; salondaki yerimden kalkıp, az daha sahnede dolmuş kuyruğuna giriyordum!… Kutluyorum!…

Oyunda; Sait Faik kimliğinde Savaş Dinçel, bize geçmişin yaşanan İstanbul’ unu, edebiyatta İstanbul’ u anlatırken çok inandırıcıydı. Edebiyatla, sahneyi birleştirirken; Orhan Veli’ ye, Cahit Irgat’ a yaklaşımı, oyunculuğunun ötesinde; biz koltuklarında oturan seyircilerde oluşan aynı yoğunluktaki duygularla benzerdi ve biz o an için Savaş Dinçel’ e rol yapıyor diyemezdik…

Sait Faik’ in yaşamı dikkate alındığında; oyundaki en büyük tuzak, O’ nu halktan biri olarak anlatırken; yaşam felsefesinin sergilenmesinde her an karşımıza bir “ berduş”, şimdiki adıyla “ entel” tiplemesinin çıkması olasılığının çok büyük olduğunu söyleyebiliriz. Bunun aşılmasındaki en büyük etken ise; Sait Faik’ in yaşantısından ve yapıtlarından alınan bölümlerin çok iyi seçilmiş olması ve bu seçilerin sıralanışında gösterilen beceridir. Sahne uygulamasında ise; anlatımlar ve yaşamaların birbirine yumuşak geçişi; tüm zorluklara karşın oyunun temposundaki sürekliliği sağlayabilmektir. Başka bir deyişle; Savaş Dinçel’ i bu oyundaki oyunculuk başarısının altında yatan en büyük etken; Sait Faik’ i çok iyi anlamış ve özümlemiş olmasındadır. Buradaki güzellik ise; Savaş Dinçel için çok özel olan Sait Faik anlayışını; kendisine saklamayıp, aynı beğeni ve düşünsel anlayış ile bu kez de genelleştirerek biz seyircilere “bizim Sait Faik’ imiz” olarak kıskanmadan geri vermesidir.

“ Eeee.. Şey!… öööö…”

Oyunun bir yerinde, sanat eleştirmeni; Savaş Dinçel’ e böyle yanıt veriyordu: “Eeee… Şey!… öööö…” Bir seyirci olarak ben de yazımın bu bölümüne geçiyorum:

Bu oyunda, Savaş Dinçel’ i iki ayrı Savaş Dinçel olarak değerlendiriyorum. Birincisi; oyunun uyarlamasını yapan, ikincisi; Sait Faik rolünü oynayan Savaş Dinçel. Birinci Savaş Dinçel’ e söylenecek pek fazla bir şey yok. Görevini en iyi biçimde yapmış ve oyunun afişinde baş köşeye oturmuş; “ Uyarlayan Savaş Dinçel” olarak. İkincisinin ise işi biraz zor… “ İşte…” bu nedenle ikincisi; oyuncu Savaş Dinçel’ e biraz “ timsah gözyaşları..” ile yakalayacağız. Hem avımızı yiyeceğiz, hem de yerken üzüntümüzden gözyaşı dökeceğiz. Bu son yazdıklarımdan sonra Savaş Dinçel’ i duyar gibiyim; “ Yiyemezsin arkadaşım! Miğdene otururum!”

Özellikle oyunun ikinci bölümünde; dil sürçmeleri ve sözcükleri geç anımsamalarla karşılaştık. Zaten bu bölümlerde bizden önce afişteki uyarlamacı Savaş Dinçel “ Naaber! Yazmak başka, oynamak başka!” diye, kıs kıs gülüyordu… Bir ara salonda duydum “ bu oyun 200. oyun” diyorlardı. Sayısı ne olursa olsun; uzun süredir oynanıyor, bunu biliyorum. Ancak, kanıksamak bir yorgunluk belirtisinden daha çok; bir bezginlik belirtisi. Dileğim; Savaş Dinçel bu oyundan hiç bezmesin ve daha uzun süreler isteyerek oynasın…

Şehir Tiyatrolarından “ Şampiyonlar” oyununu üç kez seyrettim. İlginçtir! Her seyredişim de; oyuncular bu oyunu canlarının istediği gibi oynadılar… Tiryakisi olduğum bu oyunda yalnız bir tek sahne (mezarlık bölümünde) Savaş Dinçel’ in sanki toprağın altına giriyormuşçasına, yerdeki beyaz örtünün altına girmesi… Daha önce seyredişlerimde; bu böyle değildi, gibi bir ses çınlıyor kulaklarımda… Ne fark eder derseniz; naylon torbanın içindeki sahneden sonra, bu örtü içine girmek; gereksiz bir yineleme duygusu yarattı bende…

Birinci sahnedeki başlangıç müziğini ( radyoda istasyon karışmaları) her seyredişimde biraz uzun buldum. Bu bölüm, oyunun ortasında bir ara bölüm olsa; oyuncu kostüm değiştiriyor, gerekli diyebilirim…

Radyo spikeri ile sanat eleştirmenin sesini aynı oyuncu vermiş, Oysa ki “hava raporu ve anne” sesleri farklı sesler. Spiker ve eleştirmen sesinde bu “aynılık” da neden direnilmiş, anlamadım… Bu bir “ Tiyatro ekonomisi” desem; zaten oyun tümüyle tam bir ekonomi şaheseri, ne bir fazlası, ne bir eksiği var. Bu konumuyla örnek bir oyun ve genç tiyatrocuların bu oyundan öğreneceği çok şey var…

Dekor:

Açık perde düzeninde çok dağınık görünmesine karşın; işlerliği çok yüksek ve ekonomik bir dekor. Şu “ Çevre Düzeni” sözünü de çok sevdim. İlk sahnelerde bir gri renkli yepyeni fötr şapka neyin nesi? Bu şapkayı; Sait Faik’ in, bayramlık şapkası olarak mı düşünmeliyiz? Yoksa ben göz yanılması sonucu mu oyundaki kahverengi şapkayı gri renkte gördüm?.. Eğer böyleyse; özür diliyorum.

Oyunda, orta alanda kullanılan beyaz amerikan bez; acaba renkli olabilir miydi? Şöyle; açık mavi, ne bileyim bir bölümü, bazı parçaları renkli… Çevre düzeni konusunda; Özhan Özdil’ i kutluyor ve teşekkürlerimi sunuyorum… İstanbul’ un yarım asır öncesini; gündedün olarak sandalye ve masalara gerek duymadan anlatabilmesi, laterna biçimiyle sahnenin içinde ikinci bir dekor yaratarak; sahne derinliğini oluşturabilmesi, bir yumak kırmızı ip ile; yasakları “ atmacı” (slogancı) değil de; görsel anlatabilmesi… Yaratıcılık değil de nedir? Ellerine sağlık Özhan Özdil.

Nasıldı oyundaki şarkı; “ Akşamüstleri… deli gibi, deli gibi…” Çok güzeldi… Müzikler güzeldi, ışık bir harikaydı. Son kez oyunu seyrettiğim gecede ışık kumanda masasında kim oturuyordu, bilmiyorum ama; lütfen benim yerime teşekkür edin… Benden başka kaç tane seyirci bu güzelliği yakaladı bilmiyorum? Tam bir görev sorumluluğu ve titizlik, oyunun ışığı beni çok mutlu etti…

Yönetmen Macit Koper’ e sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Bu oyunun yönetiminde; matematikselliği ve şiirselliği bir arada biz seyircilere sunması karşısında, başka ne denilebilir? Ancak biz seyirciler yeni “tek kişilik” oyunları sabırsızlıkla beklediğimizi burada; hemen Macit Koper’ e iletmeliyiz. Örneğin bir Fikret Mualla. Yaşadığı zaman dilimine bakıldığında; faşizm öncesi Almanya ve faşizm pençesinde Fransa. Bu cehennem içinde bir Anadolu insanının, renklerin peşi sıra “Kelebek Uçuşu”. Pastırma, acılı sucuk, paçalı don özlemiyle… Bir Koca Reis Bedri Rahmi… Ne bileyim belki bir Neyzen Tevfik, Oğuz Atay, Mustafa İnan.. Ne dersin sevgili Macit Koper? Yapılamaz mı? Tiyatroyu seven bir insan olarak; bunları düşünmek bile beni heyecanlandırıyor… Ne olur; “ısmarlama oyun olmaz!” deme, yine sen bir düşün bizler adına…

Kostümleri de beğendiğimi söyleyebilirim. Kostümlerin neler olduğundan daha çok; Savaş Dinçel’ in, tasarlanan bu kostümleri Sait Faik’çe taşıyabilmesi, İşte bu çok güzeldi…

Biz seyirciler; oyunların finalindeki alkışlardan sonra, oyunun bittiğini hemen kabullenemeyiz… Nedendir bilmem; sanki daha bir şeyler sunulacakmış gibi, parasının üstünü bekleyen alacaklı gibi; bir süre suskunluk içinde bekleşiriz… Bu oyunun sonunda; Sait Faik’ in büstünün şansa dayalı olarak dağıtılması, oyunu ilginç ve unutulmaz yapan, çok güzel bir buluş. Bu son seyredişim de büstü; 77 no’ lu koltukta oturan seyirci aldı. İlk kez bu denli yaklaşmıştım büstü kazanmaya… benim numaram 44, kazanan 77, ne şans! Üzüldüm büstü alamadığıma… Büstün yontucusuna da; yürekten sevgiler ve teşekkürler…

“HİŞT!..”

Hava soğuktu. Saat 20.30’ da girdiğimiz Haldun Taner Tiyatrosunda seyrettiğimiz “Altı Derece Uzak” oyunundan yeni çıkmıştık. Pendik dolmuşlarına kendimizi biran önce atabilmek için karımla kol kola hızlı adımlarla yürüyorduk. Biz kırkaltılılar; gençliğimizde sevgililerimizle el ele gezme özgürlüğüne pek sahip olamadığımız için; evliliğimizde de karlarımızla kol kola yürümesini beceremiyoruz. Yolda yürürken ne zaman karım koluma girse; kendimi ucuz tuhafiye mağazası vitrinine benzetir, utanırım. Ama bu gece vitrin olmam; umurumda değil. İyi de oluyor, birbirimizin rüzgarını kesiyoruz. İçim üşüyor. “Oyunun heyecanındandır” diyorum.

Kendimi oyundan kurtaramamış, hem yürüyor hem de oyundaki “Paul” tipini, O sahtekar zenci oğlanı düşünüyorum… Tiyatronun köşesini döner dönmez; Kadıköy İskelesinde omuz omuza yaslanmış Şehir Hattı Gemileriyle selamlaşıyoruz. Ekim ayının son günleri, hava soğuk, yükseklerde gökyüzü kar topluyor sanki.. Karım, seyyar satıcının muz arabasına doğru beni çekmeye başlıyor. İstemeyerek sürükleniyorum.. Fiyatını soruyor, dokuz bin lira diyor tezgahın başındaki üşümüş adam. Bir kilo muz alıyoruz ve oradan hızla uzaklaşıyoruz. Oyunu düşünüyorum.. Kendi “altı derece yakınım” insanları.. İskele paraleline geldiğimizde arkamdan bir ses işitiyorum. Karımla durup, bakıyoruz. Seslenen; bir adam. Durduğumuzu görünce bize doğru yaklaşıyor ve bir metre mesafeden konuşuyor. Adam konuşuyor ama anlaşılmıyor. Yanımda karım var, adam rahatsız etmekten çekiniyor.

“Evet!..” diyorum. Adam uzak mesafe söylediklerini baştan yineliyor..

“Ağabey! Şey.. Hani Fenerbahçe Başkanı Metin Aşık.. Var ya..”Hemen yanıtı yapıştırıyorum:

“Tamam da; ben Galatasaraylıyım..” Adamın ellerine bakıyorum.

“Şimdi boş ver Feneri..” Adam elleriyle bir şeyler anlatmaya çalışıyor.

“Aşık’ın Gebze’deki inşaatına gideceğim. Trenle..” Dili tutuk adamın, elleri daha cesur; hareketli, utanmıyor elleri..Ellerin yüzü yok ki!

Anlaşıldı adam benden “para istiyor..” Daha doğrusu isteyemiyor. İçimden gülüyorum. “Ulan diyorum: Şimdi Kastelli olacaktı bu adamın yerinde, hemen elimi boynuna atar kırk yıllık dost gibi, ayaküstü bizim hanımı da taraftarı yapar, paramı almakla kalmaz donla eve gönderirdi..”

Adamın gözlerine bakarak: “Sen sarhoşsun!..” deyip, işi; ahlak ve fazilete dökmek istiyorum. Adam sinirlilikle üzüntü arasında, biraz da hırçın kekeleyerek: “Yapma ağabey.. Ayıp ettin..” diyor. Neredeyse çekip gidecek, gidemiyor. Beynimin içinde “Altı Derece Uzak” yanıyor oyundaki “Paul” bana sırıtıyor ve adamı gösteriyor eliyle “Kadıköylü Paul” diyor, sinsice.. Adam bana, ben adama bakıyorum. İki silahşor gibiyiz.. Adamın elleri yine bir şeyler anlatıyor.. Karım bizi dikkatle izliyor. Elimi cebime atıp, tuğla renkli bir kağıt yirmi binlik ile tüm madeni paraları adamın eline uzanarak bırakıyorum.

“Üzülme kardeşim! Kanı kanla yıkamazlar.. Her şey düzelir!” Turgutlu akçaları (madeni paralar) nasıl oluyor bilmiyorum adamın o koskoca avuçlarından yere düşüyor. Yine göz göze geliyoruz; kim eğilip yerden paraları alacak? Adam gururlu, dilenci değil.. Yerdeki paraları eğilip alamıyor. Ben eğiliyorum yere ve paraları toplayıp, adamın iri avuçlarına bırakıyorum. Belli etmeden verdiğim paralara bakıyorum: yol parası ve bir paket sigara parası.. İçimden ; bu para yeter diyorum.. Adam sessiz, gözleriyle teşekkür ediyor..

“Haydi! Üzülme. İşine yetişmeye çalış..” diyorum. Adam yutkunuyor, bizi bırakıp gidemiyor. Bu kez arkama bakmadan ben karımı kolundan çekip; biran önce oradan uzaklaşmak istiyorum. Yürüyoruz. Adam arkamda bir yerlerde.. Dönüp bakmak geliyor içimden adama.. Dönüp bakamıyorum. Yirmi bin küsur liralık utanç “geri dönme” diye kulağıma fısıldıyor. Karımla birbirimize daha sıkı sokuluyoruz ve adımlarımızı sıklaştırıyoruz. Çocuklar evde bekliyor, fazla geç kalmaktan korkuyoruz. Hava soğuk, belki kar yağacak.

“Bu adama nerden buldu bizi, bunca insanın içinde?” diye soruyor karım. Yanıtlamak istemiyorum.

“Neden biz?” diye sorusunu yineliyor, birazda aldatılmışlık duygusuyla..

“Kokumuzdan..” diyorum. Karım suratıma bakıyor, doğrumu söyledim diye..

“Şimdi ne oldu?”diyor karım. “Ne, ne oldu?” diye yanıtlıyorum. “Bir kilo muz, otuz bin lira oldu..” diyor. Sesimi çıkartmıyorum. Kafam bu kez oyundaki “Paul” de; Kadıköylü Paul’de.. Birisi sesleniyor.. Tanıdık bir sesle..

“HİŞT!.."

Dönüp arkama bakıyorum. İtfaiye garajından bozularak yapılmış Haldun Taner Tiyatro binasının damından geliyor bu “HİŞT!..” Bakıyorum; Tanrısal aydınlık içinden seslenen tanıdık birisi “HİŞT!..” diyor.. Sırtında uzun kirli pardösüsü, başında fötr şapkası; Sait Faik sesleniyor.. Özgünce bana selam veriyor..Hemen arkasında Haldun Taner; o İstanbul Beyefendisi tavrıyla bana gülümsüyor..Biraz arkasında; ağzında piposu ile Macit Koper saygılı duruyor.. Savaş Dinçel sahnede; birinci perde birinci bölümde; pantolonunu çekiştirerek giyiyor..

“HİŞT!..” diyorum, arkama bakarak.. Karım söyleniyor beni kolumdan çekerek:

“Kime sesleniyorsun?.. Ne var arkada, kime bakıyorsun?”

Karıma ölü balık gözleriyle bakıyorum “HİŞT!..” diyorum, ama beni duyduğunu hiç sanmıyorum. Onun aklı; evdeki çocuklarda ve kilosu otuz bin liradan alınan muzda..

 

Sonsöz :

Biliyorum: “HİŞT!..” ile başlayan “sonuç” alışılmışın dışında oldu. İsteyerek mi? Asla! Kendiliğinden bu sonuç oluştu. Yadırgamalı mıyız? Eğer bir kez olsun “HİŞT!..” diye seslenmemişsek, ve bu sesi duymamışsak ; dilediğinizce “YADIRGAYABİLİRSİNİZ..” Ne ben ne de benim gibiler.. Oyunumuzun adı “Meraklısı için Öyle bir hikaye..” Anlıyorsunuz ya çok özel. Sonuçta; bir seyirci olarak sonsözüm: Ülkemin güzel insanları siz tiyatro sanatçılarına, işte! Karşı karşıya; ben ve seyircinizden sevgi dolu bir ses:

“HİŞT!..”

 
Tevfik Yalçın

 

Oyunun Yıldızlı değerlendirmesi……….: * * * * * tam yıldız, (j) Joker

Oyunun tümü…………………………………: * * * * J
Yönetmen………………………Macit Kpoer : * * * * *
Uyarlama………………………Savaş Dinçel: * * * * *
Çevre Düzenlemesi……………Özhan Özdil: * * * * J

Oynayan:
Sait Faik………………………..Savaş Dinçel: * * * * J

("Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye" oyununu; 08.11.1992 günü saat: 18:30 da Haldun Taner Tiyatrosu'nda seyrettim.

     SAVAŞ DİNÇEL YAŞAMI  

                                                                                          

Savaş Dinçel: Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye oyununda

     

 

 MERAKLISI İÇİN ÖYLE BİR HİKAYE

    Savaş Dinçel'den, Naşit Özcan'a; Sait Faik

           Sait Faik'in büstü:     Naşit Özcan: Sait Faik rolünde "MERAKLISI İÇİN ÖYLE BİR HİKAYE"   

           

Katolog: Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye Oyunu, Oynayan Naşit Özcan. 2008

          

Naşit Özcan: Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye Oyunu. 2008

                          

Naşit Özcan: Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye Oyununda; Kuliste (kadıköy) 7 Kasım 2008

İstanbul Şehir Tiyatroları, 2007 yılında kaybettiğimiz Savaş Dinçel ile  özdeşleşmiş ve onun tarafından oyunlaştırılmış; Sait Faik'in yaşamını konu alan "MERAKLISI İÇİN ÖYLE BİR HİKAYE" tek kişilik oyununu; 2008 oyun döneminde yeniden sahneye koydu. On beş yıl önce bu oyunu Savaş Dinçel'den izleyen sanatseverler; Naşit Özcan'ı sahnede gördükleri andan itibaren bir gündedün yaşadılar.
 
Naşit Özcan'ın oyunculuk kariyerinde; bu, ilk tek kişilik oyunu olan "Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye" yeniden sahneye konarken; yöneten Ergün Işıldar ve oyuncu Naşit Özcan; sahne tasarımı, dekor ve oyunun seyirciye aktarımında kendi çözümleme ve yaklaşımlarını taşımışlar. Oyundaki çok önemli sahnelerin araştırmalarını yapmışlar. İlk oyundaki, oyunun sonunda armağan olarak verilen Sait Faik büstünün,  yeniden çekiliş yapılarak seyirciye verilmesi de hoş bir sürpriz.

Sitemizde "Tiyatro/ Eleştiriler" bölümünde yer alan; Savaş Dinçel tarafından sahnelenen oyunu; yıllar sonra öğrencisi demekten kaçınmayacağımız Naşit Özcan'dan izlerken; Savaş Dinçel, sanki bizlerleydi.  Savaş Dinçel ve Naşit Özcan'ın fiziksel karşıtlığına ve farklılığına  karşın, oyunun yeniden sahnelenmesinde; Naşit Özcan'ın sahnedeki oyununda Savaş Dinçel'e öykünmeden ortaya koyduğu oyundaki fizik benzerliği; seyircileri, bir zaman tüneli anı yaşanıyormuşcasına duygusal boyutlara götürdü.

Bu oyun, şimdiden bir klasik ve gelecekte; Türk Tiyatro tarihinin önemli yazılı metinlerinden olmaya aday. İnanıyoruz ki her on – on beş yılda bir oynanarak kuşaktan kuşağa aktarılacak. Bu oyunda emeği geçen herkesi kutluyor, Naşit Özcan'a sonsuz teşekkür ediyoruz: Bizleri yeniden Savaş Dinçel'in; Sait Faik'iyle buluşturduğu için.

                                Tevfik Yalçın: "Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye" Oyun afişi önünde. 7 Kasım 2008 Kadıköy  Naşit Özcan ve Tevfik Yalçın: "Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye" oyunu sonrası kuliste. 7 Kasım 2008

Tevfik Yalçın 
7 Kasım 2008 Haldun Taner Sahnesi Kadıköy/ İstanbul
 
Fotoğraflar: Tenise Yalçın

Beğendiysen paylaş.

Yazar Hakkında

Sanatı, sanatçıyı, yaşamı paylaşmak…

Yorum yapın

Lütfen Güvenlik Kodunu Giriniz * Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.