KADIN HAREKETİ: Tansu Bele, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü

0


Tansu Bele

 

KADIN HAREKETİ
Ondokuzuncu yüzyılın en önemli düşünürü Karl Marks, “insanın insanı sömürmesinin kökeninde erkeğin kadını sömürmesi olduğunu belirtir.” (Emel Akal, Kızıl Feministler, say 44) Yine Marks, ilk insan sömürüsünün, kadınla erkek arasındaki ilk iş bölümünden çıktığını da vurgular. Ama Marks öğretisini, kadın sorunu üzerinde değil, genelde sömürünün yok edilmesine adadığı için bu konudaki savaşım sosyalist kadınlara düşmüştür. Kadınlar aşağı yukarı yüzelli yıl bu alanda savaşım verdiler. Dahası onların savaşımı Fransız devrimiyle yaşıttır. Ancak kadın hareketi giderek sosyalizm içinde ve onunla bütünleşerek sürmüş, bugünlere dek uzanmış, bu arada sosyalist feministlerle burjuva sayılan feminizm arasında da ayrışma görülmüştür. Çünkü kadın hareketinin Fransız Devrimi’ne dek uzanan kökeninde kadının eğitim, sanayi(burjuva) devrimi içinde erkekle eşit haklara sahip olma istekleri zaten vardı. Sosyalizmin ortaya çıkışıyla bu haklar emekçi/işçi kadınların insanca hak arayışlarına yol verir.
(1) “Marksist analize göre ilk iş bölümü, ilkel komünal toplumda ortaya çıkar. Türün devamı, yani üreme kadın tarafından sağlandığı için kadınlar ilkel komünal koşullarda zorunlu olarak çocuğa bakma işini üstlenirler. Bu iş bölümü, ilk bakışta sorunsuz gözükür. Kapitalist üretimin temelini oluşturan bu iş bölümündeki sorunsuz gözüken ama aslında bütünüyle kadının sömürüsüne dayanan bu yapılanma, ilk kez Marksist bakışaçısıyla ve Engels tarafından ele alınıp değerlendirilmiştir. Engels anaerkil toplumda cinsiyet uyuşmazlığının olmadığını söyler. Bu dönemde ev içi üretim araçlarının kadına, ev dışındakilerin erkeğe ait olduğunu belirtir. Ev dışı mülkiyet de erkeğindir: Hayvanlar ve köleler gibi. İşte bu, erkek lehine bir artık değere yol açmıştır. Ev işleri öncelikliyken, artık gücünü ve önemini yitirir, böylece ataerkil aile ve baba hakkı doğar. Engels, kadınların kurtuluşunun ancak ev dışı üretime katılmalarıyla sağlanacağını söyler. Ekonomik kurtuluş, cinsel kurtuluşun da anahtarıdır. Her şey buna bağlıdır.”(Tansu Bele, Kadın Yazın Siyasa, say 98)
Karl Marks’tan önce yaşanan ütopik sosyalizm dönemi içinde Charles Fourier, Saint Simon ve Robert Owen gibi düşünürlerin toplum tasarımları daha çok ‘emekçi ortaklığı’ denilen bir çeşit kooperatif ortaklığı toplum biçimine dayanmaktaydı. Sendikaların da temelini atan bu düşüncelere Marks, Manifesto’suyla son verir ve başkaldırıyı gündeme getirir. Max Beer, Marks’ın görüşlerini şöyle tanımlar:
“Sosyalizm fikirleri Marks’tan önce bütün gücünü doğal hukuktan, insanlık düşüncesinden ve sosyal ahlâktan alıyordu. Marks’tan itibaren ise ihtilalci proleteryanın, üretici güçlerin toplumsallaştırılmasına çalışan bir politika öğretisidir.”

 

 

 

(2) “Dünya tarihinde kadın, ilk ‘insan olma’, yani erkekle eşit konumda bir insan olduğunu kanıtlama, açıkcası bir zoon politicon (yani siyasal, toplumsal, kültürel bir yaratık) olduğunu gösterme mücadelesini 19. yüzyılda verir. Çünkü bu yüzyılın hemen öncesinde yapılan 1789 Fransız Devrimi, yasalar önünde bireyin eşitlik haklarını ilk kez dile getirmiştir. Fakat insan hakları (yani yasal iktisadi haklar, piyasaya girme hakları, yasal siyasal haklar)ın yalnızca erkeklere tanınan özgürlükler kapsamında gelişmesi, kadınların da bu haklardan pay istemelerine yol açmıştır. Eşit davranış görme hakkı, gelirlerini kendi biriktirimlerine göre harcama hakkı, (aile, mal rejimi, mülkiyet, miras hakları), çocuk üstüne tasarruf yetkileri, yasal medeni haklar tarihte ilk kez kadınlar tarafından kadınlar için dile getirilir. Peki, kadınlar buna neden gerek duymuşlardır? Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik sloganının, liberalizmin bayrağı olduğu yıllarda, kadınlar neden böylesi bir hak aramanın peşine düşmüşlerdir? Ben o günlerin anlamını çok kısa vurgulayabilmek için tek bir örnek vermekle yetineceğim: İşte insan haklarının büyük devrimi Fransız Aydınlanması’nın ünlü eşitlik, özgürlük ve insan hakları savunucusu filozof J.J.Rousseau’nun, o çağda kadınla erkeği tanımlaması: ‘Kadının görevi erkeklerin hoşuna gitmek, onlara yararlı olmak, kendilerini onlara sevdirip saydırmak, küçükken büyütmek, büyüyünce onlara öğüt vermek, teselli etmek, hayatı zevkli ve sevimli bir hale koymaktır. Yani kadın, erkeği hoşnut etmek için yaratılmıştır.
Kendi başına bir değeri yoktur. Ancak erkekle bağlantı içinde bir değer taşımaktadır. Bu nedenle kadınla erkeğin aynı biçimde eğitilmesi gereksizdir. Kadın özgürlük için değil, ancak erkeğe bağımlılık için eğitilebilir. Ona verilecek eğitim ancak ve ancak kocasının hoşuna gidebilmesi ve çocuklarını eğitebilmesi için gereklidir. Çünkü erkek aklı, kadın ise duyguları temsil eder.’
İnsanların doğuştan eşit olduğunu ilk kez öne süren ama kadınları bu eşitlikten dışlayan ve onları, yönetilmeye muhtaç, akıl  dışı mahluklar olarak tanımlayan bu filozofa yanıt, o çağda yine kadınlardan gelir. Mary Wolls tonecraft isimli bir İngiliz öğretmen ve yazar, 1792’de yazdığı ‘Kadın Haklarının Doğrulanması’ adlı kitabında Rousseau’ya şöyle seslenir:
‘Kadınların da aklı vardır ve kendilerini akılları aracılığıyla yönetme gücüne sahiptirler. Yetenekleri bakımından da erkeklerden aşağı değildirler. Ama eğer toplumlarda bu yönden yaygınlaşmış bir kanı varsa bunun nedeni, kadınların yüzlerce yıllık ihmal edilmişliklerindendir ve eğitimsizliklerinden kaynaklanmaktadır’ der. Wollstonecraft ayrıca, eğitimin ve çevrenin kişiliği belirlemede ne denli etkili olduğunu da belirtir. Dahası kadınların eğitimde, toplumun sivil haklarından yararlanmada ve bir meslek edinmede erkeklerle eşit haklara sahip olmaları gerektiğini savunur. Gerçi Wollstonecraft’ın bu isteği o yıllarda yerine getirilmedi. İnsanlar arasında eşitlik ve özgürlük olması istekleriyle ortaya çıkan Fransız devrimi, gerek Wollstonacraft’ın gerekse onu izleyen başka kadınların haklı isteklerini geri çevirdi. Hatta kadınlar erkeklerle eşit eğitim görme ve çalışma yaşamına katılma hakkı istedikleri için içlerinde giyotine gönderilenler bile oldu. Çünkü devir, ‘insan’ tanımını yalnızca erkekler için geçerli gören bir çağdı. Kadın henüz ne yasalarda ne de toplumlarda insandı. Çünkü vatandaş, yurttaş bile sayılmıyordu. Onun yeri yalnızca evinin içi, kocasının elinin altı ve çocuklarının yanıydı.” (Tansu Bele, Kadın Yazın Siyasa, say 97)

Clara Zetkin (5 Temmuz 1857, Saksonya, Almanya  20 Haziran 1933 Moskova)
Sosyalizmin bir düş olmaktan çıktığı dönemde proleterya kavramı gündeme gelir. O günlerde sosyalist feministler savaşımlarını genelde insanın özgürlüğü içinde görüyorlar, kısaca eşit işe eşit hak istiyorlar,
sosyalizmin, insanın insanı sömürüsünün önüne geçeceğini ve dolayısıyla kadının da özgürleşeceğini savunuyorlardı. Burjuva feministler ise burjuva erkeğin kadını eviçini kapattığı, onu kendi malı olarak gördüğü, baba ve koca figüründe kadının eğitim haklarından yoksun kaldığı, duygusal ve aptal sayıldığı ve eve hapsolan kadının dış dünyaya açılamadığı tezinden yola çıkıyorlardı. Sosyalizmin düş olmaktan çıkmasıyla birlikte kimi kadın savaşımcılar komünizme destek verir ve “iktidarı ele geçirerek, kapitalist düzeni komünist yönde dönüştürmek amacıyla işçi sınıfının bağımsız bir parti olarak kurulması düşüncesi içinde yerlerini alırlar. Böylece feminizmin her iki akımı arasında birleşen noktalar da, ayrılan yönler de açığa çıkar, bunlar üzerinde de günümüze dek enine boyuna durulur. Örneğin kimi sosyalist kadınlar kadın hakları diye ayrı bir kavram olmadığını, feminizmin insan haklarının bir parçası olduğunu savunurlar. Kimi feministler de salt kadın haklarının varlığından söz ederler.

Clara Zetkin
(5 Temmuz 1857, Saksonya, Almanya 20 Haziran 1933 Moskova)
Özellikle 19. yüzyılda kadınlar, yoğunlaşan işçi ve sosyalist hareketlerin saflarında yer almışlar, sınıfsız, sömürüsüz, devletsiz ve savaşsız bir dünya için savaşım vermişlerdir. Bu arada Fransız Devrimi, Paris Komünü, Ekim Devrimi gibi tüm devrimlerde ve hemen bütün sol partilerde (sosyal demokrat, sosyalist, komünist vb) , Birinci, İkinci ve Üçüncü İnternasyonal’de yer almışlar, Flora Tristan’dan Rosa Luxemburg’a, Eleanor Marks’tan Aleksandra Kollontay’a, Clara Zetkin’den Olga Benario’ya dek pek çok sosyalist lider kadın konusunda biyografik çalışmalar yapılmıştır. “Böylece, kadın sosyal bilimcilerin haklı ve doğru olarak belirttikleri gibi kadınların tarihteki rollerinin görmezlikten gelinmesi engellenmiş, kadınlar mahkum edildikleri ‘görünmez’liği kırmışlardır.” (Emel Akal, Kızıl Feministler, say 20)
Bütün bunlara karşılık kadınların tarihteki rolü konusunda yalnızca resmi/ burjuva tarihçiler değil, komünist erkek tarihçiler de sessiz kalmayı yeğlemiş, kadınları görmezden gelmişlerdir. Kadınların gerek sosyalist hareketteki gerekse anti faşist direnişlerdeki rollerinin, tüm erkek tarihçiler tarafından görmezden gelinişi İkinci Dünya Savaşı sırasında doruğa çıkar. Hemen tüm Avrupa’da, Alman işgaline karşı direnişin öncülüğünü komünistler ve Yahudiler yaptığı için bu direnişçilere karşı varolan sessizlik, bir de bu insanlar ‘kadın’ olunca iyice pekişmiştir.
1864 yılında Uluslar arası Erkek İşçilerin Birliği, yani Birinci Enternasyonal denilen birlik, 1871 yılında Paris Komünü deneyini gerçekleştirir. Dağılan birliğin ardından İkinci Enternasyonal 1889’da kurulur. İşçi partileri ve uluslar arası sendikalar örgütü kurulur. Ama birinci dünya savaşında sosyal demokrat partiler burjuva hükümetlerin savaş politikasını destekler. Amaç sömürgelerin paylaşımıdır. Bu, İkinci Enternasyonal’in çökmesine neden olur. 1919 yılında Ekim devriminin ardından Üçüncü Enternasyonal kurulur. Bu kuruluş, Türkiye’den Çin’e dek bütün doğu ülkelerine örnek olur. Sosyalist partilerin kurulmasına yol açar. Faşizmin Avrupa’daki yükselişiyle birlikte Üçüncü Enternasyonal kendini lağveder.1938’ de Troçki’nin girişimiyle kurulan Dördüncü Enternasyonal etkili olamaz. İkinci Dünya Savaşı sonrası pek çok ülke sosyalist yönetimler kurma savaşımına girer ama 1980’li yıllarla birlikte kapitalizme dönüş başlar. Pek çok ülkede CIA destekli kanlı ya da kansız darbeler olur.
Kadınlara gelince; kadın hareketini kavrayabilmek için “herhalde kadınların kapalı ev ekonomisinin dışına çıkarak emek gücünü bir meta olarak satmaya başladığı, kapitalizmin gelişme dönemine” (Emel Akal, Kızıl Feministler) dek gitmek gerekir. İşçi kadınların ağır yaşam ve çalışma koşullarını Engels “İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu” adlı yapıtında anlatır. Aristokrat/burjuva kökenli kadınların yaşadıkları sosyo-ekonomik koşullarla proleter kadınların yaşadıkları koşullar birbirinden bütünüyle farklıdır. Aristokrat ve burjuva kadının başta kendi mülkleri üzerinde kontrol hakkı, eğitim ve çalışma hakkı, seçme ve seçilme hakkı, yani yönetme ve iktidar olma hakkı yoktu. Bunlar vatandaşlık hakları konusunda savaşıma girdiklerinde karşılarında kendi sınıflarının erkeklerini bulmuşlar ve feminizm haklı ola-rak erkeklere karşı açılan bir savaşa dönüşmüştür. Proleter kadın ise; burjuva/eşitlikçi yaklaşımların elde edilmesi için verilen savaşımın işçi kadınların kurtuluşunu gerçekleştiremeyeceğinin bilincindeydi. Bu yüzden de o; kendi sınıfının erkekleriyle uzlaşmayı yeğlemiştir. Çünkü işçi sınıfının kur-tuluşu için erkeklerle birlikte savaşması gerektiğine inanıyordu.
Ütopik sosyalistlerden Fourier 18. yüzyılda; “Bir tarihsel çağın değişimi her zaman kadınların özgürlüğe doğru ilerleme oranıyla belirlenir; çünkü burada, kadının erkekle, zayıfın kuvvetliyle ilişkisinde, insani doğanın kabalığa karşı yengisi en açık biçimde görülür. Kadının kurtuluş derecesi, genel kurtuluşun doğal ölçüsüdür” diyordu. 1844’de Marks ve Engels, Fourier’in bu paragrafını “Kutsal Aile” kitabına taşıdılar. Flora Tristan da kadınların ve işçilerin birlikte kurtulacaklarını savundu. Aydınlanmanın düşünürleri kadının yerinin evi, görevinin çocuk doğurmak olduğunu savunurken Marks ve Engels, mutfağın yıkılması gerektiğini öne sürdüler. Sosyalist Clara Zetkin; Marks’ın kadın sorunu hakkında eksiksiz formüller vermediğini ama bu sorunları kavramak için doğru ve güvenilir yöntemi verdiğini dile getirir. August Bebel de “Kadın ve Sosyalizm” kitabında bu konuyu işler. Bebel şöyle der:
“İşçi sınıfı ile sermaye sınıfı arasındaki sınıf ayrılıkları, kadın hareketleri arasında da kendini gösterir. Nitekim kadınlar da sınıf çizgilerinde birbirlerine karşıttırlar, ama onlar arasındaki zıtlığın, sınıf kavgasında birbirine karşıt olan erkekler arasındaki zıtlığa oranla ortak noktaları vardır. Onlar ortak bir hedefe ayrı noktalardan giderler. Bütün partiler içinde sadece sosyaldemokrat parti, kadının tam eşitliğini, her türlü bağımlılıktan ve baskıdan kurtuluşunu…gereklilikten programına almış olan tek partidir. Cinslerin sosyal bağımsızlığı ve eşitliği olmaksızın insanlık kurtulamaz” (Bebel)
1800’lü yıllarda kadınların partilere, sendikalara üye olmaları yasaktır. 1864’de Birinci Enternasyonal’de de kadınların sendikal hakları, oy hakları kabul görmez. Ama ilk kez kadın grupları oluşturulması kararlaştırılır. Bu kadının örgütlenme hakkı için önemli bir adımdır. Almanya ve Fransa’da kadınlar sosyalist partilere üye kabul edilirler. 1891’de İkinci Enternasyonal’de Clara Zetkin kadın sorunlarına ilişkin bir konuşma yapar. Bundan sonra kadınların aktif katılımlarına, özellikle de Rus Devrimi’yle birlikte sıra gelir. Sosyalist kadınlar, burjuva feministleri eleştirmeye başlarlar. Aleksandra Kollontay feminist Kadın Birliği’ne meydan okur. Ona göre “burjuva görüşler kadını ilerlemenin bir dinamiği olarak görmek yerine bir dişi olarak görmektedir”. Bolşevik Rusya’da kadın hareketi sosyalizm adına önemli adımlar atar. Lenin; işçilerin de kadınların tam kurtuluşu gerçekleşmedikçe kurtulamayacağına inanır ve “proleterya, kadınların tam kurtuluşu için savaşmadan, kendisini kesinlikle kurtaramaz” der. Lenin kadınların durumunu kölelik olarak değerlendirir. “…baskı altındaki cins, …eko-nomik bakımdan ezilmiştir, çünkü…kapitalist rejimde kadın, yatak odası, çocuk odası ve mutfakta kapalı bir ‘evcil köle’ olarak kalmaktadır.” der. Ama Lenin bu konudaki pratik zorlukların da farkındadır. Çünkü “kadını erkeğe göre aşağı konumda tutan eski yasalar” yürürlüktedir, dolayısıyla gelenekler de… Kadının onu aptallaştırıcı gündelik yaşam koşullarından kurtulabilmesi için Sovyetler Birliği’nde çeşitli yasal önlemler alınır. Medeni kanunda erkeklere yönelik ayrıcalıklar kaldırılır, boşanma koşulları yeniden düzenlenir.
1920’li yıllarda Clara Zetkin, İnessa Armand, Aleksandra Kollontay gibi Komintern’de söz sahibi olan kadınların uluslar arası Kadın Sekretaryası’ndan çekilmeleri kadın hareketine en büyük darbe olur. Bunun gerekçesi, komünist kadın hareketinin komünist partilerce desteklenmemesidir. 1930’lu yıllarda Avrupa’da yükselen faşizm, kadınları yeniden “ikinci sınıf mahlûk” konumuna iter ve onları 3 K formülüne yani “Çocuk, Mutfak, kilise” ye kilitlerken komünist kadınlar savaşımı sürdürmeye çabalar. 1934 yılında Paris’te Dünya Kadınlar Kongresi toplanır. Savaşa ve Faşizme Karşı Kadınlar Komitesi kurulur. Artık komünist parti üyesi olsun olmasın bütün kadınlar göreve çağrılır. İspanya’da Komünist Partisi lideri La Pasionara, yani Dolares İbaruri savaşa karşı kadınlara çağrı yapar. Sonuçta “Hem Sovyet Devrimi hem de İspanya İç Savaşı kanıtlamıştır ki kadınlar ilk olanak bulduklarında ‘özel alan’dan ‘kamu alanı’na çıkmakta ve çok da başarılı olmaktadırlar.” (Emel Akal, Kızıl Feministler, say 73) Kadınlar, Almanların işgal ettikleri hemen tüm topraklarda, yani Polonya, Fransa, Hollanda, Yugoslavya, Yunanistan’da direniş örgütlerine, partizan bölüklerine katılırlar. Tito’nun Ulusal Kurtuluş Ordusu’nda yüzbinden fazla kadın vardır. AntiFaşist Kadınlar Cephesi’nde iki milyon kadın bulunmaktadır. 1945 yılında ise kadınlar Uluslar arası Demokratik Kadınlar Federasyonu’nu kurar. Antları şöyledir:
“81 milyon kadın adına bizler, kadınların ekonomik, politik, demokratik ve sosyal haklarını savunacağımıza, gelecek kuşakların ve çocuklarımızın mutlu ve özgür gelişmelerini sağlayacak zorunlu koşulları yaratmak, dünya üzerinden faşizm bütün biçimleriyle ebediyen silininceye ve tüm dünyada gerçek bir demokrasi kuruluncaya dek, yorulmak bilmeksizin mücadele edeceğimize, dünya üzerinde sonsuz bir barışın egemen olması için durmaksızın savaşacağımıza ant içeriz.”
Bu federasyon 1948’de Budapeşte’de, 1953’te Kopenhag’ta, 1958’de Viyana’da, 1963’te Moskova’da, 1969’da Helsinki’de, 1975’de Berlin’de, 1985’de Prag’da kongreler yapmıştır. Federasyon, barışa katkılarından dolayı 1987-1989 yıllarında Birleşmiş Milletler özel ödülü aldı. Yine Birleşmiş Milletler tarafından 1975 yılının “Uluslar arası Kadınlar Yılı” ve “1975-1985 Kadın On Yılı”nın ilan edilmesinde bu federasyonun da payı bulunmaktadır. Federasyon, 1975 Meksiko, 1980 Kopenhag, 1985 Nairobi, 1987 Moskova’da yapılan Dünya Kadın Konferanslarını düzenlemiştir. Türkiye de bu konferaslarda katılımcı olarak temsil edilmiştir.
(3) “1960’lı yıllardan başlayarak gelişen modern feminist akımlar, marksizmin bakışaçısını yeniden ele alıp yorumladılar. Kadının emeğinin, erkek egemenliğinin ve ezmesinin maddi temelini oluşturduğunu kabul etmekle birlikte, yeni kavramlar da geliştirdiler, bulgular elde ettiler. Ka-pitalist toplumda kadının ilkin ailede, yani evinde çalışarak, sonra da toplumsal üretim için evdışında ücret karşılığı çalışarak yeniden üretimi sağladığına dikkat çeken feministler, her iki durumda da kadının gerek ekonomik, gerekse sosyal ve kültürel bağımlı olduğunu gösterdiler. ‘Kapitalist toplumda kadının ezilmişliğinin temelinde, onun bu ikili emeği yatar. İşte bu çifte emek ve onun kullanım koşulları, kadının kapitalist toplumdaki tüm toplumsal konumunun belirleyicisidir.’(Yıldız Ecevit, Üretim ve Yeniden Üretim Sürecinde Ücretli Kadın Emeği, say 73) türünden ileri sürülen görüşler konuya yeni açılımlar getirdi. Bunun yanı sıra Marksist ve sosyalist feminist görüşler arasında kimi ayrılıklar da çıktığı, gözlemlenen bir olgudur. (…) ‘Zorunlu emeğin bir parçası olan ev emeği, ücretli işten ayrı tutulur(…) Kapitalist toplumda zorunlu emeğin ev emeği kısmı, tüm yüküyle kadının üstündedir. Yaşam için ihtiyaç duyulan malların sağlanması ise, aynı şekilde, orantısız olarak erkeğin sırtında gibi görünür. Erkek bu yükü ücretli işe katılımıyla karşılar. Kadın ve erkeğin artıemek ve zorunlu emeğin iki bileşeni açısından bu şekilde belirlenen konumları bir yandan, erkeğin üstünlüğünü de kapsamına alarak tarihsel bir gelişim göstermiştir Lise Vogel’e göre…
(4)….modern feministlerin çoğu, kadının emeği ve sömürüsü üstüne birçok teoriler geliştirdiler, çözümler getirdiler ama henüz bir bütünlük sağlayamadılar. Bugün feminizm kadının dünyadaki konumu üstüne birbirinden ilginç görüşler geliştirmektedir. Dahası feminizmin birbirine zıt görüşlerle ve kimi bölümlerle vakit kaybediyor gibi gözükse de gerçekte kadınların ‘kimlik’ aranışlarının boyutlarını, yüzyıllardır süregiden savaşımlarının bu yoldaki kaçınılmazlığını çok açık biçimde sergilemektedir. Birbirinden farklı feminist görüşler kadının konumunu gerek ekonomik gerek ideolojik, gerekse cinsellik bağlamlarında çeşitli yönleriyle ve değişik açılardan ele alarak kadınlık konumlarına gerçekte yepyeni bakışaçıları getirmektedir. Ben feminizmi bu yüzden bilim olarak da ilginç buluyorum. Cünkü insan adına inandığım tek gerçek, bilim ve bilimsel yoldur. Bilim yolu insana, birbirine zıt birçok görüş elde etmesi olanağını sunar ama bilimin insanlığa en büyük hizmeti de işte buradadır. Gerçek hiçbir zaman tek boyutlu değildir, olamaz. İnançla bilimin ayrılması da bu yüzdendir. Çelişkiler ve zıtlıklar insanı ger-çeklerin çok boyutluluğuna götürür, gelişim bundan doğar. Diyalektiğin en önemli yasası budur. Diyalektiğin bu yasayı ortaya koyması onun en büyük başarısıdır.
Modern feministler, kadın sorununa tek yanlı değil, birçok yönden yaklaşarak, çağdaş kadın için büyük bir devrim gerçekleştirmişlerdir. Bu devrimin içinde, ‘Kadın doğulmaz, kadın olunur’ diyerek, kadınlığın da erkeklik gibi ‘öğrenilen bir yol’ olduğunu vurgulayan S.de Beauvoir’ı burada anmadan geçemeyeceğim.”(Tansu Bele, Kadın Yazın Siyasa, say 100)
Türkiye’ye gelince; Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’yu da kapsadığı 19. yüzyılda Avrupa’da yükselen işçi ve sosyalist hareketler elbette Osmanlı tebasını da etkilemiş ve güçlü sosyalizm fikirleri Balkanlar’da ve Makedonya’da, Selânik’te yeşermiştir. İmparatorluk sınırları içinde “Amele Perver Cemiyeti” gibi sosyalizmden etkilenmiş birçok örgüt kurulur. 1908’de kurulan Osmanlı Sosyalist Fırkası ilk sosyalist partidir. 1918’de bunlar çoğalır, 1919’da Dr.Şefik Hüsnü, Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’nı kurar. Birçok sosyalist gazete ve dergi yayımlanır. 1920’de Bakü’de Türkiye Komünist Partisi kurulur. TKP, 1917 Ekim Devrimi’nin ateşlerinden doğmuştur ve Türkiye’de sosyalizmin tarihini oluşturur. Kadınlar açısından ise, 1970’li yıllara gelinceye dek kitlesel bir ‘sosyalist kadın hareketi’nden söz edilemez. Gerçi 1908’de ilk kadın örgütü olan “Nisvanı Osmaniye İmdat Cemiyeti” Fatma Aliye Hanım tarafından kurulur ama bu daha çok yardım derneği niteliğindedir. İzleyen dernekler de aynı amaçlıdır. Sosyal yardım, kadın-çocuk eğitimi merkezlidir. Özellikle kadınları eğitmek amacı güderler, bu konuda ilk adımları atan Halide Edip Adıvar’ın özgün çalışmaları ve kitapları ayrı bir yer kapsar. Bu arada kentli kadınlar, kadın hakları konusunda dergilere yazılar gönderirler.

Fatma Aliye Topuz (9 Ekim 1862 – 13 Temmuz 1936) 
(5) “Cumhuriyet döneminde kurulan Türk Kadınlar Birliği ise, Atatürk Devrimleri için çalışmalarının yanı sıra kadınlara oy hakkı istemiyle miting ve toplantı gibi etkinlikler de düzenlemekteydi. ‘Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk, kadınların devrimlere öncülük etmesi düşüncesindedir. Birlik, Dünya Kadınlar Birliği’ne katılmak istemez, çünkü devrimlerin kadın- erkek eşitliği ilkesine inanılır. Halkevlerinin daha yararlı olacağını düşündüklerinden Birlik, üyeleri tarafından kapatılır’ İffet Halim Oruz’a göre.”(Tansu Bele, Kadın Yazın Siyasa, say 129)
Sonuçta Almanya ve Çarlık Rusya’sında sosyal demokrat ve komünist partilerin kurduğu türde yığınsal kadın örgütleri Türkiye’de kurulmamıştır.
1920 yılında Bakü’de toplanan “Birinci Doğu Halkları Kurultayı”nda Naciye Hanım’ın bir konuşması vardır. Hak, evlilik, eşitlik üzerine konuşmuştur. Türkiye’de sosyalist kadınların kurdukları ilk kadın derneği 1969’daki “Türkiye Devrimci Kadınlar Birliği”dir. Kurucuları arasında Suat Derviş’in de bulunduğu bu derneği 1975’de “İlerici kadınlar Derneği” izleyecektir. Buna karşılık çok sayıda geleneksel kadın derneği kurulur ve bunlar temelde politikayı daha çok erkeklere özgü bir faaliyet olarak görüp, kurdukları derneklerle siyasal yaşama destek verseler de partilerde ve parlamentoda yer almayı yeğlemezler. Kadınlar, Atatürk devrimleriyle toplumsal alandaki kazanımlarını sanki yeterli görmektedirler. Yalnız 1978’de Prof.dr. Nermin Abadan Unat’ın düzenlediği “Türk Toplumunda Kadın” toplantısında, kadının toplumsal sorunları konusunda çalışmaya başlayan pek çok kadın aka-demisyen bildiri sunar. Ancak 1980’li yıllarla birlikte kadınların, yaşadıkları toplumları içinde erkeklerle eşit konumda olabilmeleri için çok daha etkin düzenlemelere gidilmesine ve kadınların siyasal yaşamdaki konumlarının, sonuç çalışmalarının çok daha farklı biçimde ele alınmasına gereksinmenin varolduğu açımlanabilir ve kadınlar artık tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, 1989 yılında “Kadınların Kurtuluş Bildirgesi”yle birlikte “Bedenimiz, emeğimiz, kimliğimiz üzerindeki baskılara son diyebilmeye başlarlar.
TANSU BELE / 1 Mayıs 2008


Görseller: Tansu Bele evetbenim.com arşivi,  diğer görseller google web,
Manşet Fotoğraf: SÖZE GEREK YOK…
Beğendiysen paylaş.

Yazar Hakkında

Sanatı, sanatçıyı, yaşamı paylaşmak…

Yorum yapın

Lütfen Güvenlik Kodunu Giriniz *Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.