PSM Caz Festivali (25 Nisan 2019 – 1 Haziran 2019)

0

Caz çatısı altında; blues, elektronik, world, funk, indie, klasik, pop ve rock müziğin heyecan verici renklerini buluşturan PSM Caz Festivali bu yıl 3.kez gerçekleşiyor. Zorlu PSM’nin tüm alanlarına yayılacak festivalin beş haftalık programında; unutulmayacak konserlerin yanı sıra konsept partiler, değerli konukların katılımıyla gerçekleştirilecek paneller, farklı konseptlerin işleneceği atölyeler ve film gösterimleri de yer alacak. Festival aynı zamanda, geniş yelpazesiyle plak pazarı, açık havada ücretsiz etkinlikleri, film ve belgesel gösterimleri ile kültür-sanat hayatında başlattığı geleneğe devam edecek.Modern hip hop’un zirvedeki vokalinin yazdığı kafiyeler, toplumsal adalet ve özgürlük için yükseliyor. Şarkı yazmaya küçük yaşta başlayan Akua Naru, Amerika’da geçirdiği çocukluk yıllarının ardından Almanya’ya yerleşti. Akıldan çıkmayan parçalarını dünyaya A Journey Aflame isimli ilk albümüyle 2011’de tanıtmasıyla birlikte sanatçı, hip hop müziğin zaman çizelgesinde kendine sağlam bir yer edindi. Başta Lauryn Hill & The Roots olmak üzere 1990’ların hip hop hareketiyle ilişkilenen müzikal tavrı, caz, soul, blues ve farklı coğrafyalarda gelişmiş birçok siyahi müzik geleneğini aynı potada eritiyor. Ganalı kökenlerinden getirdiği etkileşimlerin yoğun olarak duyulduğu albümlerinin prodüksiyonuyla da baştan sona kendisi ilgileniyor. Siyah kadınların hikayelerini merkeze alan şarkılarıyla São Paulo’dan Londra’ya biletleri tükenmiş konserlerde izleyici karşısına çıkan sanatçı, yeryüzünün nice sahnesinde mücadelelerinin sesini yükseltiyor. Dünya çapındaki aktivist ve akademisyenlerin gözü de politika tarihinden kesitleri güçlü ve şiirsel anlatımıyla müziğine aktaran bir MC ve şair olarak çığır açan Naru’nun üzerinde. Sanatçı, tarih çalışmalarını 2018-2019 akademik yılında Harvard University Hip Hop Araştırmaları Merkezi’nde hak kazandığı bir araştırma projesi kapsamında sürdürüyor. Afrika ritimleri, hip hop, soul ve cazın yine leziz bir karışımını sunan son albümü The Blackest Joy’u ise geçtiğimiz sene yayınladı. Akua Naru, bugüne kadar afrobeat efsanesi Tony Allen ve hip hop’un altın döneminin temsilcilerinden Lords of the Underground gibi pek çok ilham verici isimle aynı sahneyi paylaştı. Geçmişin Afro-Amerikan kahramanlarından güç alan enerjisini canlı performanslarında altı kişilik orkestrası eşliğinde zevk dozu yüksek bir şölene dönüştüren Naru, Zorlu PSM Caz Festivali kapsamında Studio’da vereceği konseriyle ilk kez İstanbulluların karşısında olacak. “Ben bu dünyada yaşayan ve hip hop müzik icra eden siyah bir kadınım. Uyanıp gözlerimi açmam bile başlı başına bir protesto ve isyan anlamına geliyor. Sevmek ya da kahkaha atmak bile tek başına bir direniştir.”Akua NaruÖzlem sona eriyor… Müziğin sınırlarını zorlayan progressive “ses sihirbazı”, hafızalara kazınmış şarkılarıyla PSM Caz Festivali’nde. Büyük çıkışını Pink Floyd ve The Beatles’ın ses teknisyeni olarak yapan İngiliz müzisyen Alan Parsons, rock tarihinin en başarılı albümlerinin arkasındaki ilham kaynağı. Bugüne kadar çok sayıda prestijli ödüle ve tam 13 Grammy adaylığına adını yazdıran dünyaca ünlü “ses sihirbazı”, 1974 yazında Abbey Road Stüdyoları’nda Eric Woolfson ile tanışmasının ardından The Alan Parsons Project’i kurarak 1976-1987 yıllarında gündemi belirleyen 10 tematik albümü dinleyiciye ulaştırdı. 2009’da hayata veda eden Woolfson besteler ve şarkı sözlerinden, ses masasının arkasında oturan Parsons ise grubun yarattığı kusursuz atmosferlerden sorumluydu. Edgar Allan Poe ve Isaac Asimov kitaplarının adaptasyonlarının yanı sıra mimar Antoni Gaudi’nin hayatı gibi farklı hikayelerden yola çıkarak kurguladıkları konsept albümlerle sayısız hite imza atan The Alan Parsons Project, progressive rock’ı pop ile bütünleştiren büyüsüyle tüm dünyayı etkisi altına aldı ve kült mertebesine ulaştı. Albümlerini dönemin en iyi stüdyo müzisyenleri ve vokalistleri eşliğinde kaydeden The Alan Parsons Project, 1982 tarihli soft pop/rock klasiği Eye in the Sky ile tarih yazdı. Yıllar içinde pop dokunuşlarını detaylandıran ve synthesizer kullanımına ağırlık veren haşmetli Alan Parsons Project aranjmanları, gruba onlarca altın ve platin plak ile adanmış bir hayran kitlesi kazandırdı. Kayıt mühendisi, prodüktör ve müzisyen olarak yıldız isimlerle çalışmayı hız kesmeden sürdüren ve 15 yıl aradan sonra 2019’da yeni bir albüm yayınlamaya hazırlanan Alan Parsons, müzik tarihine yön vermiş projesinin unutulmaz parçalarını grubuyla canlandıracağı nefes kesici performansıyla hayranlarının karşısına çıkacak. Hafızalara derinden kazınacak bu deneyim için hazırlıklarınızı tamamlayın. “Yüksek kalitedeki iyi sesin ne olduğunu ve bant çalarların mekaniğini öğrendiğimde 17 yaşındaydım. Müzik dinleyicisiyken işin fabrikasına geçmek benim için gerçek bir eğitim oldu.”Trompetin Grammy ödüllü ustasından smooth cazın kalp kıran derinliklerine romantik ve hüzünlü bir yolculuk. Özellikle 2000’lerden bu yana yayınladığı albümlerle Amerika’nın en popüler ve çok satan enstrüman müzisyenlerinden biri haline gelen Chris Botti, smooth caz ve pop türlerini kendine özgü bir harmanla ve yoğunlaşmış bir hüzün hissiyle damıtarak sunuyor. Müzik kariyerine 80’lerin ikinci yarısından itibaren Frank Sinatra, Buddy Rich, Aretha Franklin, Natalie Cole, Bette Midler, Paul Simon ve Sting gibi efsaneleşmiş ustalara turne ve kayıtlarda eşlik ederek başlayan Chris Botti, First Wish isimli ilk solo albümünü ise Verve etiketiyle 1995’te yayınladı. Bugüne kadar yayınladığı albümlerle dört kez Billboard caz albümleri listesinin bir numarasına yerleşmeyi başaran ve 2013’te yayınlanan son stüdyo albümü Impressions ile Grammy ödülünü de başarıları arasına katan trompet ustasının 2004’te People dergisinin “En Güzel 50 İnsan” listesinde yer alması da bir diğer keyifli ayrıntı. “Asansör müziği” diyerek geçiştirilen smooth caz türünü bambaşka bir seviyeye taşımayı başaran Chris Botti, solo çalışmalarının yanı sıra Lady Gaga, Barbra Streisand ve Steven Tyler gibi müzikal olarak geniş bir skalaya yayılan dünya yıldızlarıyla çalışmaya devam ediyor. Botti kendisine eşlik eden usta orkestrası ve trompetinden akan hüzünlü notalarıyla Zorlu PSM Turkcell Sahnesi’nde duygusal bir gecenin konuğu olacak. “12 yaşımdayken Miles Davis’i ilk defa dinledim ve kafamda bir ışık yandı. Bu enstrümanın insanlara gerçekten melankoli hissini verebileceğini anladım. Bence en iyi trompetçilerdeki ortak özellik bu: kalp kırıklığı.”Chris BottiPiyanonun genç yıldızı, klasik ve modern müziği birleştiren yenilikçi bir vizyonu ustalıkla hayata getiriyor. AyşeDeniz Gökçin pek azımıza nasip olan, doğuştan gelen üstün müzik yeteneğini piyanonun diliyle konuşturuyor. Klasik müziğin usta isimlerinin piyano çalış stillerini geride bıraktığımız yüzyılın unutulmaz rock bestecilerinin eserlerine uygulayan Gökçin, yenilikçi vizyonuyla tüm dünyadan alkış toplamaya devam edecek gibi gözüküyor.Çocuk yaşta piyano eğitimine başlayan AyşeDeniz Gökçin, bu enstrümanı daha ilk günden profesyonel bir şekilde ele aldığını söylüyor. Henüz dokuz yaşındayken Gordion Oda Orkestrası eşliğinde Bach’ın 5. klavye konçertosunu icra etmiş olması da bu sözlerinin kanıtı niteliğinde. İbrahim Yazıcı, Fahrettin Kerimov, Antonio Pirolli, Cem Mansur, Rengim Gökmen gibi daha pek çok orkestra şefiyle birlikte çalan Gökçin, ünlü piyanist Nikolai Petrov’un, çaldığı Chopin performansını duyup onu Kremlin Sarayı’na konsere davet etmesini takiben müzik eğitimine Eastman Müzik Okulu ve Kraliyet Müzik Akademisi’nde devam etti. Klasik müzik eğitimini ve üstün yeteneklerini 20. yüzyılın rock efsanesi Pink Floyd ve grunge akımının zamanın ötesindeki ekibi Nirvana’nın parçalarına bambaşka yorumlar getirmek için kullanan Gökçin’i genç yaşında global müzik sahnesinin radarına sokarak, onu dünyayı turlayan genç bir yıldız haline getiren de bu yenilikçi vizyonu oldu. Klasik müzik eserlerinin yanı sıra 20. yüzyılın rock besteleri de AyşeDeniz Gökçin’in piyanosunda başka bir yerde dinleyemeyeceğiniz yepyeni yorumlara kavuşuyor. AyşeDeniz Gökçin’in klasik ile modern müziği bir araya getirecek performansı 11 Mayıs’ta Turkcell Platinum Sahnesi’nde. “Risk alarak farklı bir görüş sergilemek, herkesin yaptığını taklit etmekten çok daha önemlidir.” AyşeDeniz GökçinBarış Demirel
Bu coğrafya ve yakınlarından duyduğumuz geleneksel seslerden; caz, hiphop, ambient, ve progresif müzik gibi farklı janralardan ilham alan Barış Demirel trompet odaklı rock müzik icra ediyor. Müziğinde bazı analog ve dijital ekipmanlarla trompet-mikrofon arasındaki ses ilişkisini zenginleştiren yöntemler de uygulayan Demirel il albümünü 2015 yılında yayınladı. rock · ambient · caz · trompet
Efe Demiral
14 yaşında gitarla tanışan Efe Demiral, 2009-2011 yılları arasında Nazım Hikmet Akademisi Müzik Bölümü’nde Erkan Oğur, Ayşe Tütüncü, Murat Opus gibi isimlerle Türk müziğinin yanı sıra gitar, kompozisyon ve armoni üzerine çalıştı. İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nde devam ettiği eğitiminde Selen Gülün, Tolga Tüzün, Turgut Pöğün gibi isimlerle çalışma şansı yakaladı. İlk solo albümünü Ocak 2016’da ‘Inside Out’ adıyla yayınladı. Birçok farklı mecrada övgüyle bahsedilen albüm, elektro-akustik öğeleri gitar müziğiyle bir araya getirdi. İkinci albümü ‘Uyku Pansiyon’ 2019 yılının Ocak ayında yayınlandı. caz · gitarDikkat! Yüksek dozda keyif içerir. Geri dönüşü olmayan, ferahlatıcı dürtüler harekete geçirir.Dünyaca ünlü ve gelmiş geçmiş en özgün vokal virtüözlerinden biri olan Bobby McFerrin’in hikayesi ilklerle dolu. 1981 tarihli The Voice, bir caz vokalistinin baştan sona tek başına kaydettiği ve büyük bir plak şirketi tarafından (Elektra) yayınlanan ilk albüm olarak caz tarihinde bir kilometre taşı. 1988’de tüm dünyaya mutluluk reçetesi yazan mega-hit “Don’t Worry Be Happy” ise Billboard listelerinde bir numaraya yerleşen ilk çalgısız parça olma özelliğini taşıyor. Ancak onu tam 10 kez Grammy ile buluşturan kariyerini özgün kılan asıl unsur, her daim keşif, deney ve sürprizlerden yana olması. Dört oktavlık vokal genişliğini ve bedenini kullanarak icat ettiği stiliyle cazdan popa, poptan klasiğe, klasikten Afrika halklarının ezgilerine, dünyanın tüm müzikleri arasında sıçrıyor ve onları kucaklıyor. Yıllar içinde salondaki herkesi mest etme garantisi veren, baştan sona emprovize solo konserleriyle efsaneleşen sanatçı, seyirciyle iletişim kurma vasıflarını mütemadiyen geliştirerek kendine eşsiz bir yer edindi. Bugüne kadar Herbie Hancock, Wayne Shorter, The Manhattan Transfer, Chick Corea, Tony Williams ve Yo-Yo Ma gibi birçok isimle çalışan Bobby McFerrin, ayrıca senfoni orkestralarında konuk şeflik yaptı, eğitim programları yürüttü ve bilim konferanslarına katıldı. McFerrin, eski vokal orkestrası Voicestra üyelerinden bir araya gelen yeni grubu Gimme5 ile izleyiciye alabildiğine coşkulu ve özgürleştirici bir deneyim vadeden benzersiz şovu Circlesongs’u Zorlu PSM Turkcell Sahnesi’ne getiriyor. “Bir müzikolog ya da kâhin değilim. Sadece şarkı söylemeyi seviyorum.”Bobby McFerrinDeneysel techno sahnesinin son yıllardaki favori isminden, hayaller içinde kaybolarak yönünüzü bulmanızı sağlayacak işitsel ve görsel bir ziyafet. Duyguları harekete geçirme konusundaki maharetiyle eşi benzeri görülmemiş ses manzaraları yaratan prodüktör ve DJ Christian Löffler, Almanya’nın gözde elektronik müzik sanatçıları arasında zirvede bulunuyor. Christian Löffler, melankolik dünyasının kapılarını büyük kalabalıklara ilk kez çıkış albümü A Forest ile 2012’de açtı. Sample kullanımına odaklanan bu ambient-techno şaheseri, onun insana yalnızlığı sevdiren bulaşıcı tınılarını keşif yolculuğunun henüz yalnızca bir başlangıcıydı. Baltık Denizi kıyısındaki kulübesinde sükunet içinde yazıp kaydettiği 2016 tarihli Mare ise Alman prodüktörün yoğun duyguları dinginlikle araştıran minimal tınılarını muazzam katmanlarla zenginleştirdiği bir çalışma. Her biri Löffler tarafından kaydedilmiş alan kayıtları ve marimba ya da mandolin gibi klasik enstrümanlardan yoğun bir biçimde yararlanan albüm, artan vokal
partisyonlarıyla da içinde kaybolunası duygu boğumları yaratıyor. Yayınlarını 2008’de eski bir dostuyla birlikte kurduğu plak şirketi Ki Records üzerinden sürdüren Christian Löffler, hikaye anlatım yeteneklerini müziğinin yanı sıra başta fotoğraf olmak üzere görsel sanatlar alanındaki çalışmalarına da aktarıyor. Sanatçının Zorlu PSM Caz Festivali kapsamında gerçekleştireceği performans hayal ve gerçeklik arasında süzülmeye imkan tanıyan bu müziği canlı kurgu içinde sahneye taşırken, izleyiciyi hem işitsel hem de görsel açıdan doyuma ulaştıracak. “Üretimlerimi sürdürebilmek için doğayla iç içe olmam şart. Sessizliğe ve huzura ihtiyacım var. Bu nedenle müzik yapan çoğu arkadaşım gibi Berlin’de değil de Baltık Denizi kıyısındaki bu ufak kasabada yaşamayı seçtim.” Christian LöfflerDavid Cronenberg’i bile kendine hayran bırakan ikiliden, sinematik bir müzik şöleni. Melankolik duygular barındıran Portekiz halk müziği fadoyu, 20. yüzyılın en tanınmış film müzisyeni Ennio Morricone’nin Spaghetti Western besteleri, avangart caz, folk, blues ve Afrika’ya dokunan unsurlarla bir araya getiren Dead Combo’nun ünü 2003’te kurulduktan kısa süre sonra ülke sınırlarının dışına taştı. Farklı müzikal katmanlar arasında özenle işlediği kurguyla derin duyguları geçirmede üstün başarıya sahip olan grup, 2008 tarihli Lusitânia Playboys albümüyle sesini dünya çapında geniş kitlelere ulaştırdı. Dead Combo’nun sihirli formülü, kurucular Tó Trips ve Pedro Gonçalves’in ortak ürünü. Sinematik doku ve şiirsel anlatımın hakim olduğu enstrümantal şarkıların akıntısına kapılan dinleyicilerini bir cenazeci ve bir gangster kimliğine bürünerek selamlayan ikili, 2012’de ünlü televizyon şovu “No Reservations”ın Lizbon bölümünde Anthony Bourdain’i karşılamanın ardından soluğu David Cronenberg’in Cosmopolis filminin dünya prömiyerinin partisi için Cannes Film Festivali’nde almıştı. Dead Combo’nun Odeon Hotel isimli yedinci albümü geçtiğimiz yıl yayınlandı. Grubun temellendiği müzikal ögeleri daha yüksek sesle fakat bir o kadar da yeniliklere açık bir tavır içinde buluşturan albüme çakıllı vokaliyle Mark Lanegan da eşlik ediyor. Dead Combo parçalarının çizdiği zamanlar arası manzaraları sahne karşısında canlı izlemek benzersiz bir deneyim olacak. “Sıklıkla müziğimizi bir gemiye benzetiriz. Denize açılıp, keşfettiğimiz kara parçalarına orada yapılan müziği duyacak kadar yaklaşıyoruz ve sonra o fikri ya da anıyı kendimize göre yeniden düzenliyoruz.” Dead Combo Gezegenin sahip olduğu en sıra dışı gruplardan biri, coşkulu, vahşi ve dinamik performansıyla yüzünüze koca bir gülümseme yerleştirecek. Eski usul swing ve caz geleneklerini rock ve heavy metal’in enerjisiyle aynı sahneye taşıyarak tamamen kendine ait hibrit bir tını yakalayan Diablo Swing Orchestra, zamanın ötesinde epik düzenlemeleriyle benzersiz bir müzik icra ediyor. Kendilerine dair, kökenlerinin 1500’lü yıllara kadar uzandığına dair muzip bir hikâye anlatan İsveçli avangart metal grubu, 2003’ten bu yana aktif. Yaratıcı ruhlarını besleyen ilham kaynaklarının herhangi bir sınırı olmadığını 2006 tarihli ilk albüm The Butcher’s Ballroom ile dünyaya kanıtladılar. Rock ya da metal gruplarında görmeye alışkın olunmayan çello, trompet ve trombon gibi enstrümanlara yer veren ekibin şarkılarında yaylı ve üflemelilerin rolü büyük. Diablo Swing Orchestra yalnızca enstrümantasyon kurgusunda sıra dışı seçimlere sahip değil, aynı zamanda bu kurguyu ustaca işleterek farklı dönemler ve müzik katmanları arasında kusursuz sıçrayışlar yapıyor. Yıllar içinde çeşitli kadro değişikliklerinden geçen ekibin bossa nova ve country etkileşimlerine de yüzünü dönerek yarattığı ve repertuvarına taptaze tınılar katan Pacifisticuffs albümü 2017 yılı sonunda hayranların önüne çıktı. Üstelik bu albüm Diablo Swing Orchestra’ya nefis pop vokalleriyle katılan yeni üye Kristin Evegård’ı dinleyiciye tanıtırken bir yandan da onları heavy metal grupları üzerine yoğunlaşan, Finlandiya merkezli efsanevi plak şirketi Spinefarm Records çatısı altına da taşıdı. Diablo Swing Orchestra’nın sımsıkı aranjmanlar ve beklenmedik sürprizlerle dolu performansının daha önce gördüğünüz hiçbir şeye benzemediğinden emin olabilirsiniz. “Ara sıra, dünyanın dört bir yanında İsveç’te sıradan ve sıkıcı bir pazartesi günü yarattığımız müziklerden keyif alan insanlar olduğu gerçeğini kendimize hatırlatmamız gerektiğini düşünüyorum.” Daniel Hakanssonİstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümünde, caz kompozisyonu eğitimi alan Elif Çağlar, “Roxy Müzik Günleri” birincisi grubu “Bağdat Avenue” ile “-10” isimli bir albüm çıkardı. 2006’da, caz performansı üzerine lisans üstü eğitim almak için gittiği ve yaşayan efsane Sheila Jordan’ın öğrencisi olduğu New York, Queens College bünyesindeki “The Aaron Copland School of Music”‘ten ödülle mezun olan ilk Türk oldu. New York’ta 55 Bar, Nublu ve The Knitting Factory gibi birçok kulüpte konser verdi. Geniş kitlelerce beğeni toplayan, “NU-DC Records” etiketli “M-U-S-I-C” isimli albümü, Türkiye müzik tarihinde bir kadın caz vokalistinin tüm söz, müzik ve aranjmanlarını yazdığı, ilk İngilizce albümdür. 11. Radyo Boğaziçi Müzik Ödüllerinde “En İyi Caz Müzik Sanatçısı” ödülünü alan Çağlar, 2. albüm çalışmaları devam ederken, kendisine ait olan 2 Türkçe şarkının bulunduğu “Hafif Batı Müziği” isimli bir single hazırladı. Dünyaca ünlü caz müzisyenleri Aaron Parks, Harish Raghavan ve Eric Harland’ın da yer aldıkları albümü “Misfit”, Mayıs 2015’te çıktı. Son albümü “The Art of Time” NUDC etiketiyle 2018 yılında yayınlandı. (müziği üzerine) “Soul, reggae, pop, hiphop, rock…gibi tarzlardan unsurlar içeren, melodik ve armonik olarak cazdan destek alan, doğaçlamayla hareket eden, hayata dair hikayelerin yönlendirdiği bir müzik…” Elif Çağlarİstanbul yeniden Enrico Macias’ın karşı konulmaz popunun etkisi altında. Enrico Macias, New York’un dillere destan salonu Carnegie Hall’un baş sanatçısı olarak sahne aldığında takvimler 1968’i gösteriyordu. Türkiye’de ise çoktan rekor sayıda izleyiciye verdiği konserleriyle ün salmıştı. Çocukluğunu Cezayir’de geçiren Enrico Macias, 1961’de bir mülteci olarak yerleştiği Fransa’da Kuzey Afrika geleneklerinden yola çıkarak şekillendirdiği pop şarkılarıyla döneminin en etkili sanatçılarından biri olarak yükseldi ve şöhret basamaklarını hızla tırmanarak dünya starı mertebesine ulaştı. Türkiye pop tarihine de adını altın harflerle kazıyan müzisyenin 50 yılı aşkın kariyeri süresince yaptığı yüzlerce bestesinden yaklaşık 80 tanesi Türkçeye çevrildi. 1970’li yıllarda Ajda Pekkan’dan Kamuran Akkor’a, Tanju Okan’dan Seyyal Taner’e çok sayıda isim, onun Batı popunu Arap melodileriyle bir araya getiren karşı konulmaz cazibeye sahip bestelerini seslendirdi. Geçtiğimiz günlerde özel bir turneyle 80. yaşını kutlayan Enrico Macias, bugüne kadar birçok farklı dilde söylediği şarkılarında aynı anda hem kişisel hem de evrensel değerleri sahiplendi. Sıra dışı ses rengiyle farklı coğrafyalardaki dinleyicilerinin duygularını son hızla harekete geçirmeyi sürdürüyor. “Şarkılarımın barış, özgürlük ve eşitlik getirmesini arzu ederim. Zaten bir şarkıcının da görevi bu değil midir?” Enrico MaciasDünyanın ikonik festivallerinde boy göstermiş soul müzik sevdalıları, etkisini uzun süre üzerinizden atamayacağınız canlandırıcı bir enerji salacak. Retro soul estetiğini modern bir bakış açısıyla yorumlayan Ephemerals, çok çeşitli tınıları tek potada eriterek alışılmış kalıplara karşı çıkıyor. 2014’te ilk albümü Nothin Is Easy’i yayınladığı gibi sözü geçen müzik insanları Gilles Peterson, Rob da Bank ve Craig Charles tarafından övgüyle karşılanan ve hit televizyon dizisi Homeland’e şarkılarından birini teslim eden grup, Londra’nın medarıiftiharlarından. Grup parçalarında aşka, hüsrana, yaşama ya da ölüme değiniyor, Budist edebiyatından ilham alıyor, felsefi konuları masaya yatırıyor ve politikaya dair lafını da sakınmadan söylüyor. Zaman içinde caz, afrobeat, hip hop, psikedelik ve rock etkileşimlerinin daha sıkı birbirine kaynaştığı Ephemerals müziği, kurucu gitarist Hillman Mondegreen ile bir Fransa turnesi esnasında tanışarak bu parlak ekibe katılan Wolfgang Valbrun’un tutkunun ve acının hakkını veren vokaliyle de imzasını atıyor. Grubun 2017 tarihli son albümü Egg Tooth, orkestral aranjmanlarıyla göz doldururken, Ephemerals ruhunu funky sıçrayışlara, caz baladlarına ya da kulağa yapışan türden pop sularına özgürce taşıyor. Bugüne kadar Glastonbury, Bestival ve Mostly Jazz gibi dünya festivallerinde izleyiciyi mest eden ekip, yürek onaran performansıyla Studio’da. “Sahnedeyken izleyiciyi kendinizden uzaklaştırmadığınıza emin olmanız, onları biraz eğlendirmeniz şart. Ama biz sahnede asla bir eğlence grubundan ibaret olmak istemiyoruz.” Hillman MondegreenGüncel caz seslerinin peşinde, yetenekli bir piyanist. Terell Stafford’dan China Moses’a, Ferit Odman’dan Kenan Doğulu’ya, Angelika Niescier’den Gilad Atzmon’a, farklı türlerde bir çok usta isme sahnede ve stüdyoda eşlik etmiş, Türkiye’nin önde gelen piyanistlerinden Ercüment Orkut’un ikinci stüdyo albümü “Persona”, geçtiğimiz aylarda Lin Records etiketiyle yayınlandı. Ercüment Orkut’un günümüz New York cazının ve ses dünyasının peşine düştüğü albümde, müzikleri sanatçıya ait 8 orijinal beste, akustik piyano trio formatında yorumlanıyor. Albümün adını koyarken de psikiyatr ve analitik psikolojinin kurucusu Carl Jung’un yarattığı persona arketipinden etkilendiğini söyleyen Ercüment Orkut,dünyaca ünlü caz müzisyeni ve prodüktörü George Whitty’den “Son yıllardaki en favori keşiflerimden biri, tümüyle ‘olmuş’ bir piyanist” sözleriyle övgü aldı. 2016’da İtalya’nın Siena kentinde düzenlenen Siena Jazz Atölyesi’nde Matt Mitchell, Miguel Zenon, Aaron Parks, Stefano Battaglia ve Franco D’Andrea gibi efsane isimlerle çalışma fırsatı yakaladı. 2017’de 89. Akademi Ödülleri’nden En İyi Fim Müziği ve En İyi Orijinal Şarkı ödülleriyle dönen, Justin Hurwitz imzalı “La La Land” müziklerinin canlı icra edildiği “La La Land in Concert” turnesinin İstanbul ayağında, Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde solist olarak sahne aldı. PSM Caz Festivali kapsamındaki bu özel konserde, Orkut’a kontrbasta Kağan Yıldız, davulda Volkan Öktem eşlik edecek. Dünyaca ünlü gitar virtüözünün öncülüğünde, insanın tüm duyguları arasında dipten bir gezinti. Dünyaca ünlü gitar virtüözü Estas Tonne, pratiğini bir nevi “gitar yoga” olarak tanımlıyor. Gitarını ustaca kullanarak, aynı zaman dilimi içinde Flamenko, klasik, gypsy, Latin ve hatta yer yer elektronik müzik unsurlarından yararlanabilen sanatçıyı dinlemek bu sebeple ruhu zenginleştiren ve duyguları pekiştiren bir tecrübe. 1974 doğumlu Ukraynalı müzisyen, yıllarca farklı ülkeleri gezerek farklı kültürleri araştırdı ve bugüne kadar yüzlerce büyük şehir ve küçük yerleşimde çaldı. Kendini herhangi bir ülkeye bağlı olarak tanımlamaktansa dünyanın tüm kültürlerinin sunduğu çeşitlilikle ifade etmeyi tercih ediyor ve bunu da ruhani bir dil olduğuna inandığı müzik aracılığıyla yapıyor. 2002’den bu yana çok sayıda albüm yayınlayan Tonne, farklı tekniklerle hükmettiği gitarıyla çok sesli kompozisyonlar yaratırken, hayata dair her türlü duyguya dokunmanın ve onları paylaşmanın da önünü açıyor. Zenginliklerle dolu bu keşifleri emprovizasyonlarıyla daha da derinlere götürerek dinleyicileriyle arasındaki olası sınırları hepten kaldırıyor. Kendini modern bir halk ozanı olarak tanıtan Estas Tonne, Türkiye’deki hayranlarını Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi’nde karşılayacak. “Müziği yalnızca bir performans sanatı olarak değil, daha da önemlisi, yaşamı ifade edebilen bir araç olarak görüyorum.” Estas TonneÜlkemizin değerli müzik hazinesi, dünyaca ünlü piyanist ve besteciyle şiirin müziğe dönüşeceği özel bir geceye davetlisiniz. Fazıl Say’ın kendine özgü rapsodik ve fantezivari yapılara sahip, değişken ritimler ve dinamik bir nabızla sunduğu eserleri, yoğunlukla Anadolu’dan ve ülke tarihinin hazinelerinden beslenen üretken yaratıcılığıyla hayat buluyor ve suyu asla tükenmeyen bir melodi kuyusunda yıkanıyor. Müzik ve matematik alanında çok ufak yaşlarda gösterdiği üstün yetenekle ailesinin dikkatini çeken Say, üç yaşında bugün tüm dünyanın otoritesini kabul ettiği piyano ile müzik eğitimine başladı. 14 yaşındayken Ankara’da devam ettiği konservatuvar eğitimi sırasında ilk piyano sonatını besteleyen Say, bu eserin ardından opus numarası verilmemiş birkaç eser daha ortaya koydu. Sanatçının Opus 1 olarak kabul edilen “Nasreddin Hoca’nın Dört Dansı” eseri ise kendisini New York’ta Genç Konser Sanatçısı seçmelerinde başarıya götürdü. Tüm bunlar yaratıcı bir hayal gücünden ve üstün bir yetenekten beslenen üretken bir kariyerin sadece ilk adımlarıydı. 1997’de John Cage’in ‘prepared piano’ tekniğini kullanarak bestelediği “Kara Toprak / Black Earth” isimli eseriyle tüm dünyadan alkış toplayan Say, 2000’lere geldiğimizde ise karşımıza daha büyük orkestral formlara dayalı eserlerle çıkmaya ve bu eserlerde Anadolu ve çevresindeki toprakların ney, kudüm ve darbuka gibi yerel enstrümanlarına da yer vermeye başladı. Bu dönemde Nazım Hikmet, Cemal Süreya, Attila İlhan, Ece Ayhan, Ömer Hayyam, Metin Altıok, Can Yücel ve Orhan Veli gibi önemli şairlerinin eserlerinden ve hayatlarından da ilham alan Say, bu değerli yazarlara müziğiyle bir saygı duruşunda bulundu. Konçertolardan sinema ve tiyatro müziklerine pek çok farklı formda eser bestelemeye devam eden ve başarısı sık sık prestijli ödüllerle tescillenen Say’ın kendi kaleme aldığı üç kitabı da bulunuyor. Fazıl Say, kendisine Serenad Bağcan’ın güçlü sesiyle eşlik edeceği Zorlu PSM Caz Festivali kapsamındaki konserinde Türk şairlerinin unutulmaz eserlerini besteleyerek hazırladığı şarkılarının yanı sıra İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 150. kuruluş yılı sebebiyle bestelediği, “Körfez Dalgaları”, “Brahms İzmir’de” , “Kordon’da sessiz sabah”, “Chopin İzmir’de”, “Urla Şiiri”, “Rahmaninov İzmir’de” ve Final caz-zeybek bölümlerinden oluşan “İzmir Süiti Opus 79” isimli eserinin performansını gerçekleştirecek. “Bazen çok bunalsak da çok yorulsak da bıksak da ezilsek de haksızlıklara uğrasak da yola devam etmekten başka çare yoktur. Hiçbir alternatif yoktur.” Fazıl SayTürkiye’de caz davulunun öncülerinden Ferit Odman; Downbeat dergisinden dört yıldızla taçlandırılmış olan Autumn In New York ve Nommo albümlerindeki quintet aranjmanlarına yer vereceği konserde sahneyi Tolga Bilgin, Engin Recepoğulları, Ercüment Orkut ve Kağan Yıldız ile paylaşıyor. “Davulculuk müzikte zamana hükmetme işidir. Zamanın gerisinde kalabilir, önünde yürüyebilir, tam içinde olabilir ya da genişletebilirim. Yani zaman içinde illüzyonlar yarattığım söylenebilir.” Ferit OdmanGeeva Flava Hintçe “yaşayan şey” anlamına gelen Geeva, müziği canlı hale getiren groove’u esansı haline getirerek her üyesiyle müziğin bir yolculuk olduğuna inanmakta, seyircisine kendi yolculuğundan kesitler sunmaktadır. 2014 yılında kurulan Geeva Flava 2016 yılında kendi adını taşıyan ilk albümünü, 2018 yılında ise “Botanik” adlı EP’sini yayınladı. Aybars Gülümser, Ömer Kaya, Berkin Özbatır, Kerem Duru, Can Arsoy, Özgün Tuncer ve Naz Uğurlu füzyon
Bidar
Çocukluk yıllarında başlayan müzik hayatını, bugüne kadar önemli caz yarışmalarında dereceye girerek taçlandıran Bidar; İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Sonic Arts’da eğitim gördü. Müziğini sadece enstrümanlarla değil kendini çevreleyen tüm ses unsurlarından ilham alarak kurguluyor. Mart 2018’de ilk Türkçe teklisi ‘Oyun’u yayınlayan Bidar, aynı yıl içerisinde yayınladığı ve kısa zamanda büyük beğeni toplayan canlı performansları “Home” ve “Here and Now” ardından şu günlerde ilk İngilizce single çalışması First Trip’i yayınlayacak. Özgün Tuncer, Can Arsoy, Durul Canberk İres, Tolga Tohumcu, Berke KöymenEn basit ve doğrudan terimlerle, İlhan Erşahin, bir saksafon çalgıcı, besteci, müzik yapımcısı, caz kulübü yöneticisi, caz festivali küratörü ve plak şirketi sahibi olarak tanımlanabilir. Kulağa oldukça fazla gelen bu tanımlamalar, Erşahin’in gerçekte kim olduğunu ve onu müzisyen olarak tanımlayan şeyleri açıklamak için çok az… “Şimdi yaptıklarım, hayatımın ne olduğunun bir tezahürü. Bilinçli olarak belli bir tarzı icat ettiğimi düşünmüyorum. Çıktığım yolculuk, her zaman müzikle ve yaratıcılıkla yapacaklarımın bir yansıması.” Giderek politikleşen, çok kutuplu ve uluslararası bir dünyada, Erşahin, ürettiği çapraz müzik stillerinin özel bir karışımının tüm yönlerini temsil ediyor. Kendisini ilerletmek ve gelecek yıllarda onu daha geniş ve kapsamlı bir şekilde tanımlamaya hizmet edecek olan kompozisyon ve işbirlikçi seslerde neyin ileride ne yeni olacağını bulmaktan fazlasını istemiyor.Erşahin’e Acoustic Trio’da Kağan Yıldız ve Ferit Odman eşlik edecek.En basit ve doğrudan terimlerle, İlhan Erşahin, bir saksafon virtüözü, besteci, müzik yapımcısı, caz kulübü yöneticisi, caz festivali küratörü ve plak şirketi sahibi olarak tanımlanabilir. Kulağa oldukça fazla gelen bu tanımlamalar, Erşahin’in gerçekte kim olduğunu ve onu müzisyen olarak tanımlayan şeyleri açıklamak için çok az… “Şimdi yaptıklarım, hayatımın ne olduğunun bir tezahürü. Bilinçli olarak belli bir tarzı icat ettiğimi düşünmüyorum. Çıktığım yolculuk, her zaman müzikle ve yaratıcılıkla yapacaklarımın bir yansıması.” Giderek politikleşen, çok kutuplu ve uluslararası bir dünyada, Erşahin, ürettiği çapraz müzik stillerinin özel bir karışımının tüm yönlerini temsil ediyor. Kendisini ilerletmek ve gelecek yıllarda onu daha geniş ve kapsamlı bir şekilde tanımlamaya hizmet edecek olan kompozisyon ve işbirlikçi seslerde neyin ileride ne yeni olacağını bulmaktan fazlasını istemiyor. Erşahin’e Electric Quartet’te Alp Ersönmez, Çağrı Sertel ve Volkan Öktem eşlik edecek.“Radiohead caz yapsa böyle tınlardı” diyen dünyaca ünlü Fransız trompetçi Erik Truffaz haksız sayılmaz… İlhan Erşahin New York’taki kulübü nublu ve nublu records ile yoluna devam ederken, tüm dünyada büyük beğeni toplayan İlhan Erşahin’s Istanbul Sessions projesi de dördüncü stüdyo albümleri “Solar Plexus” ile geri dönmeye hazırlanıyor. Grubun İlhan Erşahin’s Istanbul Sessions feat. Erik Truffaz adıyla 2010‘da çıkan Avrupa’da listelere giren ilk albümlerini takiben, ikinci albümleri “Night Rider” aynı sound’u daha da mükemmelleştirerek bir kez daha doğulu ve batılı sesleri yeni ve kalıcı izler bırakacak şekilde buluşturmuştu. Üçüncü stüdyo çalışmaları“Istanbul Underground” net bir şekilde grubun da en “kuvvetli” buldukları çalışmaları: Istanbul’un karanlık ve dinamik ruhunu iliklerinize kadar hissedeceğiniz, içinde jazz’dan rock’a, disco’dan dub’a pek çok müzikal tını duyacağınız zenginlikte ama ısrarla kendi özgün sound’larında. İlhan Erşahin’in free-from caz rif’lerini, Türkiye’nin en yetenekli basçılarından Alp Ersönmez’in groovy sound’u, Turgut Alp Bekoğlu’nun güçlü davulları ve Izzet Kızıl’in kıvrak perküsyonları tamamlıyor.“Enstrümantal müziği, temelde, elektronik müzik yapmadan, ancak çalarak, dans eden izleyiciye hitap ettirmek istedik.” İlhan ErşahinSakin, sade ve uçuşan piyano notalarının duygusal masajı, girift endişe yumaklarınızı güneş görmüş buzlar gibi eritecek. Neo-klasik müziğin hızla parlayan nazik devi Joep Beving’in müziği günümüz dünyasının giderek yoğunlaşan kaosuyla boğulmuş zihninizin üzerine hatırlamaya bir türlü vakit bulamadığınız güzel anılarınızın battaniyesini örtüyor. İlk grubunu 14 yaşında kuran Beving, piyano dalındaki konservatuvar eğitimini bileğinin incinmesi sonrasında bırakmak zorunda kaldı. Yaşamına önce çeşitli kamu servisi pozisyonlarında sonra ise reklam müzikleri besteleyerek devam eden piyanistin kendi müziğine geri dönüşünü işaretleyen dönüm noktası ise Lions Festival’a katıldığı bir sene, kaldığı otelin lobisinde bulunan piyanoda dinleyicilerin göz yaşlarını tutamadığı spontane bir performans oldu. Beving’in gündüz mesaisi sonrasında, geceleri kendi evinin mutfağında, büyük annesinden kalan bir piyanoda bestelediği parçalardan oluşan ilk albümü Solipsism, 2015’te yayınlandı. Albümdeki kimi parçaların Spotify’ın popüler piyano listelerine girmesi ve milyonlarca kez dinlenmesi sonrasında Beving’i dünyanın en prestijli klasik müzik etiketi Deutsche Grammophon’un kapısından geçirecek yolculuk da resmen başlamış oldu. İlk albümünün organik bir uzantısı niteliğindeki Prehension albümü 2017’nin armağanlarındandı. Kendi üretiminin kimliğini oluşturan müzikal ve filozofik temaları geliştirerek sunmaya devam eden Beving, “etrafımızda gerçekleşen ve bizi güçsüz ve önemsiz hissettiren tüm olaylara verdiği duygusal tepkileri” müziğine döktüğünü söylüyor. Nisan 2019’da yayınlanacak, Henosis isimli üçüncü albümünün Avrupa Turnesi kapsamında Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi’ne konuk olacak Joep Beving, günümüz dünyasındaki stresli ve yorgun var oluş hallerimize müzikal bir terapi sunacak. “Benim insanlarla temel bir insanlık anlayışında birleşmeye dair derin bir dürtüm var. Müzik bizim birleştirme gücüne sahip evrensel dilimiz.” Joep BevingYaşayan en büyük gitar virtüözlerinden birinden baş döndürecek bir performans. 1960’ların başında Londra’da başlayan kariyerini 1970’lere yaklaşırken New York’a taşıyan John McLaughlin, Miles Davis’in grubuna katıldı ve çığır açan fusion caz döneminin klasikleşmiş In a Silent Way ve Bitches Brew albümlerinde gitar çaldı. Elektrik caz ve rock’ı Doğu gelenekleriyle harmanlayarak yarattığı ilham havuzuyla on yıllardır yeni kuşaklara yol gösteren Mahavishnu Orchestra’yı kurması da bu dönemin hemen ertesine rastlıyor. Şöhretine Mahavishnu Orchestra ile kavuşan John McLaughlin, zenginliklerle dolu kariyeriyle gelmiş geçmiş en iyi gitaristlerden biri kabul ediliyor.Cazı rock, flamenko, blues ve yoğun tesiri altında kaldığı klasik Hint müziğiyle buluşturan sofistike stiliyle gitar müziğine 50 yıldır yön veren üstat, fuzz tonuna batırılmış taşkın soloların, cesur, öngörülemez ve girift melodilerin yaratıcısı. Geçtiğimiz sene En İyi Doğaçlama Caz Solo kategorisindeki Grammy ödülünün de sahibi olan sanatçı, bugüne kadar Al Di Meola, Paco de Lucia, Carlos Santana ve Hintli tabla ustası Zakir Hüseyin gibi isimlerle yürüttüğü ortak çalışmalarla anılıyor. “Müzik hakkında konuşmaya başladığınız anda onu mahvedersiniz. Müzik üzerine konuşulamaz. Müzik yalnızca icra edilen, dinlenen ve keyfi çıkarılan bir olgudur.” John McLaughlinGitarın zamanın ötesinde ustasının 66. yaşını kutlayan son albümünün turnesi kapsamında vereceği performanstan bekleyebileceğiniz tek bir şey var: mükemmellik. 70’lerden bu yana gerek caz dünyasının efsane isimleriyle yaptığı iş birlikleri, gerekse rock, funk, gospel ve blues gibi farklı türlerin kalelerine ihtişamlı bayraklar diken albümleriyle ismini müzik tarihine altın harflerle yazdıran John Scofield, virtüözlük kelimesinin gerçek anlamda karşılığını veren nadir müzisyenlerden biri. Pek çok diğer efsane gibi müziğin prestijli okulu Berklee College’dan mezun olan Scofield, 1997’de ise aynı okulun “Honorary Doctorate of Music” unvanı ile onurlandırıldı. Müzik kariyerinin ilk yıllarını Chet Baker, Charles Mingus ve Gary Burton gibi efsanelerin orkestralarında çalarak geçiren Scofield, kendi ismini taşıyan ilk albümünü 1977’de Enja Records etiketiyle yayınladı. Yarım yüzyıla yaklaşan kariyerinde yer aldığı albümler ve liderlik ettiği ekipleri saymak için ayrı bir kitapçık basmamız gereken virtüözün En İyi Enstrümantal Caz Albümü ve En İyi Emprovize Caz Solosu dallarında üç Grammy ödülü bulunuyor. Geçtiğimiz sene yayınlanan ve yaşayan efsanenin 66. yaşını kutlayan Combo 66 albümü ise post-bop, rock, swinging blues, soul-caz, funk gibi zengin bir yelpazeden sesleri usta işi bir örgüyle sunuyor. Üstün tekniğinin yanı sıra kendine özgü müzik dili, eklektik stili, bulaşıcı enerjisi ve unutulmaz melodiler üreten besteciliği ile tanınan Scofield, uzun yıllardır yol arkadaşı davulcu Bill Stewart’ın yanı sıra iki yeni isim, piyanist Gerald Clayton ve basçı Vicente Archer ile beraber kaydettiği son albümü Combo 66’in turnesi kapsamında Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi’ni onurlandıracak. “Hem sade olup hem de bir anlam ifade eden yapmak müzik yapmak zor. Bunu herkes yapabilseydi, yaparlardı. Pek çok insan hayatları boyunca komplike bir müzik üretmek için çalışıyor ve bunu yapmak zorundalar. Çünkü basit ve sade çalmayı beceremiyorlar.” John ScofieldBBC tarafından “Cazın Yükselen Yıldızı” ödülüne aday gösterilen Julia Biel, ilk kez Türkiye’de.
İngiltere’de döneminin en parlak caz vokalisti olarak işaret edilen Julia Biel, şarkı söylerken klasik caz, soul, psikedelik ve elektro-akustik tınılar arasında çaba harcamadan geziniyor ve dinleyicisiyle diyalog kurabilen, çok özel bir ton yakalıyor. Julia Biel, Not Alone isimli ilk albümünü 2005’te yayınladıktan sonraki 10 yıllık süreçte farklı projelerde yer aldı. Deneysel post-caz grubu Polar Bear ve Everything But The Girl prodüksiyonlarının arkasındaki isim olan Ben Watt ile ortak çalışmalarda bulundu. Kendi adını taşıyan üçüncü albümünü ise geçtiğimiz sene yayınladı. Dokunaklı, incelikli ve derinlikli anlatım tarzıyla müziğinde içinde kaybolunası hikâyeler anlatan Julia Biel, Nina Simone’dan Björk’e, Norah Jones’dan Thom Yorke’a birçok ilham verici ismin özgün bir karışımı olarak karşımızda. Kalıpları reddeden heyecan verici yaratımlarıyla tüm spotları haklı olarak üzerinde toplayan Julia Biel, kendi kendini yetiştirmiş multi-enstrümantalist kimliğiyle sahnede de manyetik bir alan yaratıyor. Sanatçı, Türkiye’deki ilk konseri için Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi’nde. “Şarkılarımı her zaman gerçek duygular ve deneyimlerden yola çıkarak yazıyorum. Umuyorum ki kişisel olanı evrenselleştirerek, diğer insanların da şarkılarımdaki duygularla özdeşleşmesine alan açıyorum.” JuliaModern cazın en özgün temsilcisinden, 70’ler fusion caz ve kulüp müziği kültürlerinin eşit ağırlıkta olduğu yürek hoplatan bir set. İngiliz müzisyen ve prodüktör Kamaal Williams, caz ve hip hop’un heyecan verici birlikteliğine tanıklık eden 2010’ların en parlak yıldızlarından biri. 70’ler fusion caz geleneklerine duyduğu aşkı funk, hip hop ve dans müziğiyle harmanlayarak 21. yüzyıl Londrasına has, sımsıcak tınılar yakalayan sanatçı, eklektik house müzik prodüksiyonlarını Henry Wu adı altında yayınlamayı sürdürürken, 2016’da davulcu Yussef Dayes ile kurduğu Yussef Kamaal isimli ortaklığı Black Focus isimli bir albümle taçlandırdı ve dünyayı kasıp kavuran turneler yaptı. İkili 2017’de yolları ayırma kararı aldıysa da Kamaal Williams, çiçeği burnunda plak şirketi Black Focus aracılığıyla geçtiğimiz sene yayınladığı The Return ile, Herbie Hancock, Weather Report, Lonnie Liston Smith ve Roy Ayers gibi efsanelerin caz-funk mirasını Londra sesleriyle yorumladığı nefes kesici üretimlerine kaldığı yerden devam etti. Usta klavyecinin liderliğinde davulcu MckNasty, basçı Pete Martin ve ses mühendisi Richard Samuels’ın güçlerini birleştirdiği albüm, broken beat’ten grime’a, house’dan garage’a Londra’nın çoğulluğu kutsayan ruhunu her anlamda yaşatan zenginliğiyle zamanın ötesinde bir iş ve “modern klasik” tanımına cuk oturuyor. Modern caz ve Londra sahnesi adına son yılların çığır açan müzik olayını deneyimlemek isteyenler, Kamaal Williams’ın yepyeni dünyaların kapısını aralayacağı, çok yönlü ve sesli konseri için Studio’daki yerlerini alabilir. “Para kazanma konusunda endişeniz olmasın, para mutlaka gelir. Başarılı olmak kaderinizde varsa, mutlaka olursunuz. Siz yalnızca işinize odaklanın. Eğer yaptığınız işi seviyorsanız, etrafınızdaki insanlar da bunu fark edecektir.” Kamaal WilliamsYalnızca Hollanda ve Türkiye’yi değil, Avrupa ve ABD’yi de tesiri altına almış, caz kategorisinde dünyanın en eski müzik ödülünü kucaklamış bir yetenek. 70’lerde Antakya’nın Karsu Köyü’nden Hollanda’ya göçmüş bir ailenin kızı olarak 1990 yılında dünyaya gelen sanatçı, müzik yapmaya babasının Amsterdam’daki restoranında klasik ve caz bestelerini piyanoda yorumlayarak başladı. Ayrıksı sesi ve üstün yetenekleriyle hızla parladı ve efsanevi New York Carnegie Hall sahnesi ve dünyanın birçok prestijli festivalinde izleyici karşısına çıktı. Dünyanın kulak kesildiği Karsu’nun müzikal tavrını ona özgü kılan, cazı blues, soul, funk ve özellikle Türkiye kökeninden getirdiği etkileşimlerle şekillendirmesi. Pop melodilerinden türkülere, Türkçe şarkıları caza taşıyan büyüleyici yorumlarının yanı sıra kendi besteleriyle de dinleyeni kendine hayran bırakan Karsu, ilk stüdyo albümü Confession’ı 2012’de yayınladı. İlk kez Türkçe bestelere de yer verdiği 2015 tarihli Colors ise onu Hollanda’nın en prestijli ödülü “Edison Jazz/World” ile buluşturdu. Geçtiğimiz sene Karsu, The Rolling Stones ve Led Zeppelin’in yanı sıra Eric Clapton, Aretha Franklin ve Ray Charles gibi isimleri müzik dünyasına kazandıran Atlantic Records’un kurucusu Ahmet Ertegün’ün anısına hayata geçirdiği projeyle Avrupa’dan büyük alkış topladı. Sosyal sorumluluk çalışmalarına gönül vermiş bir sanatçı olarak da dikkat çeken Karsu, sahnede tam bir hakimiyet kuran olağanüstü performansıyla dinleyiciyi yerine mıhlayacak. “Hedefim Türkiye’nin ve Hollanda’nın kültürlerinden en iyisini almak ve onları birleştirip dünya insanı olmak.” KarsuÜlkemizin önde gelen caz piyanistlerinden Kerem Görsev, kontrbasta Kağan Yıldız ve davulda Ferit Odman’dan oluşan triosuyla sahnede! Türkiye caz sahnesinin önde gelen piyanistlerinden Kerem Görsev, müzik hayatına 6 yaşındayken İstanbul Devlet Konservatuvarı’nda aldığı eğitim ile adım attı. 1994 yılında ilk albümü “Hands and Lips”i yayınlayan sanatçı, 30 yılı aşkın müzik kariyerinde 18 albüm yayınlayarak büyük başarılara imza attı. 2010 yılında yayınladığı ‘Therapy’ albümü, 2011 yılında “Büyük Caz Orkestraları” kategorisinde Grammy aday adayı oldu. Dünden bugüne albüm kayıtlarını, London Abbey Road, L.A United Records gibi büyük müzik stüdyolarında, Londra Filarmoni, Los Angeles Strings, Prag Filarmoni, St. Petersburg Filarmoni orkestraları gibi dünyaca ünlü orkestralarla birlikte tamamlayan Görsev; Alan Broadbent, Ernie Watts, Joe LaBarbera gibi Grammy ödüllü Caz müzisyenleri ile hem albüm kayıtlarında birlikte çalıştı, hem de Türkiye’de bir çok konser verdi. Marciac, Umbria, Pescara, Bologna, Vilnius, Liviv gibi uluslararası Caz Festivalleri ile New York, Londra, Kopenhag, Hamburg, ve daha bir çok şehir ve ülkede performans sergileyen sanatçı ülkemizde de yoğun bir konser programı dahilinde çalışmalarını sürdürmekte. Görsev’e trio performanslarında kontrbasta Kağan Yıldız, davulda Ferit Odman eşlik ediyor. “Müzik bir hayal kurdurma mekanizmasıdır ve sahne de masal anlatma yeridir. Caz ise müzikal bir pandomimdir. Bu bakımdan, aslında bizim hikayemiz çok daha zor.”Kerem GörsevPiyanoya 5 yaşında babasından aldığı dersler ile başlayan Kürşad Deniz, caz ile ilgilenmeye ilk gençlik yıllarında başladı. Hem yerel hem de uluslararası sahnenin değerli isimleri ile birlikte prestjli festival ve mekanlarda performanslar sergileyen Deniz’e bu konserde, caza adanmışlıklarını ve farklı oluşumlarda edindikleri deneyimi bir potada eriten değerli müzisyenler eşlik ediyor. Caz standartlarından Brezilya müziğine, chansonlardan tangolara uzanan geniş yelpazedeki repertuvarlarını geleneğin içinden gelen düzenlemeler ve müzisyenlerin bireysel yaratıcılıklarını uyum içinde ifade etmeleriyle geliştiren Kürşad Deniz Trio, Sibel Köse’nin muhteşem vokali ile PSM Caz Festivali’nde olacak.Klasik müzikten gelen kökenini lirik ve kuvvetli bir caz stiline eviren bir ustadan bas melodilerinin müthiş potansiyelini keşfetmeye hazır olun. Uluslararası caz sahnesinin en ünlü ve aranan basçılarından Lars Danielsson’un enstrümanıyla kulakta asılı kalan, basit ve etkileyici melodiler üretmeye yönelik benzersiz yeteneği, yer aldığı veya önderlik ettiği tüm projelerde dinleyicinin kolayca tanıyabildiği ortak bir dil kuruyor. İsveç doğumlu Lars Danielsson piyano, gitar ve çello gibi farklı enstrümanlara hakim olsa da aradığı müzikal dili bas ve kontrbasta bulan, caz dünyasının hayranlığını kazanmış özel isimlerden biri. Gothenburg Müzik Konservatuarı’nda çello üzerine klasik müzik eğitimi aldıktan kısa süre sonra, Miles Davis’in eski saksofoncusu David Liebman, piyanist Bobo Stenson ve efsanevi ECM davulcusu John Christensen ile beraber Lars Danielsson Quartet grubunu kuran müzisyen, bu ekiple pek çok ödül kazanan 20 yıl ve 8 albümlük bir beraberlik yaşadı. Özellikle her biri kendi enstrümanında ustalaşmış önemli virtüözleri bir araya getirerek ürettiği kayıtlar ile de tanınan Danielsson, dörtlünün dağılmasından bu yana aralarında Leszek Mozdzer, Tigran, Magnus Öström, Arve Henriksen, Bugge Wesseltoft, Nils Petter Molvaer, Eivind Aarset, Jan Bang, Eric Harland gibi pek çok ustanın bulunduğu isimlerle albüm ve turne iş birlikleri yaptı. Bas ile kurduğu özel ilişkinin ötesinde besteci ve prodüktör kimlikleriyle de takdir toplayan usta, cazın yanı sıra klasik ve folk müziğe açılan pencerelerden keyifli manzaralara şahitlik edebileceğiniz kayıtlara da imza atıyor. Her biri enstrümanına bambaşka bir potansiyel kazandıran Lars Danielsson Group’un üstün iletişime dayalı emprovizasyon sürprizleriyle dolu performansı Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi’nin en heyecanla beklenen gecelerinden biri. “Başkalarıyla aramda bir iletişim kurmaya gerçekten değer veriyorum. İletişim her şeyin temeli, bu nedenle başka müzisyenlerle beraber çalmak ve onların çaldıklarına tepki vermek benim için çok önemli.” Lars DanielssonKendi neslinin en saygın seslerinden Peyroux, sahneden şifa ve sihir yayıyor. Şarkı söylemeye 1980’lerde annesiyle birlikte taşındığı Paris’in sokaklarında başlayan Madeleine Peyroux, Billie Holiday, Edith Piaf ile Ella Fitzgerald gibi olağanüstü seslerin izinden gitmiş bir vokalist olarak günümüz caz sahnesinde çok özel bir konuma sahip. Madeleine Peyroux, buğulu ve büyülü vokallerini geniş kitlelere ilk kez New York’un üst düzey caz müzisyenlerini yanına alarak kaydettiği 1996 tarihli albümü Dreamland ile tanıttı. Asıl sıçrayışını ise sekiz yıl sonra, beklenmedik bir şarkı seçkisini en koyu caz hayranlarının bile kayıtsız kalamayacağı bir incelikte yorumladığı Careless Love ile yaptı. Caz, blues ve folk standartları ile Bob Dylan, Leonard Cohen ya da Hank Williams gibi isimlerin şarkılarında derinlemesine çıktığı keşiflerle ruhunu dinleyiciye açan Peyroux, türler arası geçişlerin ustalıkla üstesinden gelen bir isim. 23 yılı ve sekiz albümü geride bırakmış saygı uyandıran kariyerinde heyecan ve gizem unsurundan asla ödün vermeyen Peyroux, içtenliğini şarkılarına ipeksi bir dokunuşla geçiriyor ve bu göz kamaştırıcılığa hilesiz ulaşıyor. “Konserlerimde müziğin üç boyutlu sihrini hissedebiliyorum. Sanki ona dokunabiliyor, onu koklayabiliyorum. Bunu her gün yapabilmek tek kelimeyle harika.” Madeleine Yeni nesil davulcular arasında hızla yükselen bu genç yıldızın performansı, ustalığın yaşa bağlı olmadığını bir kez daha kanıtlayacak. Mark Guiliana’nın davula getirdiği kavramsal yaklaşımlar ve rock, elektronik, caz gibi farklı türlerin ritimlerine olan teknik hakimiyeti, onu genç yaşında dünyanın aranan davulcularından biri haline getirdi. Modern Drummer, JazzTimes ve DownBeat gibi pek çok önemli mecra tarafından kendi neslinin en iyisi olarak tanımlanan Guiliana, aralarında Meshell Ndegeocello, Gretchen Parlato, Avishai Cohen, Matisyahu, Lionel Loueke, Now vs. Now, Dhafer Youssef gibi isimlerin bulunduğu onlarca müzisyen ve gruba hem kayıtlarda hem de turnelerde eşlik etti. 2016’da kaybettiğimiz müzik efsanesi David Bowie’nin ölümünden kısa süre önce yayınlanan ve 24 ülkede bir numaraya oturan son albümü Blackstar’daki performansı ise bu genç yıldızın bilinirliği zaten hızla yükselmekte olan isminin global ölçekte kitlelere ulaşmasındaki önemli faktörlerden biriydi. Kendi ismiyle yayınlanan albümlerinin yanı sıra, kurucusu olduğu Beat Music üzerinden elektronik müzik üretimlerini paylaşan Guiliana, klasik “akustik-caz dörtlüsü” oluşumunun geleneksel sınırlarını zorlamak amacıyla kurduğu Mark Guilliana Jazz Quartet ile de Family First (2015) ve Jersey (2017) albümlerini yayınladı. Davulunu ustalara has bir teknik yetenek, üstün ritim duygusu ve yüzü geleceğe dönük bir vizyonla birleştirerek konuşturan Mark Guiliana genç bir yıldızın göz kamaştıran parlaklığını Studio sahnesine taşıyacak. “Temel hedef kendinin en iyi versiyonu olmak, hem müzikte hem de genel olarak. Özgüven ile ego arasında büyük bir fark var. Özgüven hiçbir şeyin ters gidemeyeceği bir yerden çalmayı gerektiriyor ki bu oldukça zorlayıcı. Anın içinde çaldığım, özgür olduğum ve yapılan müzik için doğru kararları alabildiğim bir yer özgüven.” Mark GuilianaKarizmatik vokalist Skye Edwards öncülüğünde, tutku dolu bir yenilenme yolculuğu. Soul, dub, ambient, hip hop ve breakbeat gibi farklı müzikal etkileşimleri kaynaştırarak 1990’lı yıllarda popüler müziğin seyrini değiştiren trip hop kasırgası sırasında Londra’dan çıkış yapmış ve müziğindeki zengin çeşitliliği minimalistik bir yaklaşımla sunarak kendi sesini yakalamış bir ekip Morcheeba. Anında teşhis edilebilen sıcacık tınılarına yeni boyutlar kazandıran Blaze Away isimli bir albümle de geçtiğimiz yaz, beklenen görkemli dönüşlerini yaptılar. Paul ve Ross Godfrey kardeşlerin prodüksiyonu altında şekillenen Morcheeba şarkılarını bulaşıcı kılan şüphesiz kendi döneminin en etkileyici seslerinden biri olan Skye Edwards’ın çabasızca süzülen duru vokalleri. Godfrey kardeşler, 2003-2010 yıllarını Edwards’dan ayrı geçirdiyse de 2013’ten bu yana Morcheeba üretimlerinin dümeninde Skye Edwards ve Ross Godfrey yer alıyor. 17’den 77’ye, farklı nesiller üzerindeki etkisini bugün de sürdüren grubun yaklaşık beş yıllık bir aradan sonra Morcheeba adıyla sahnelere dönmesi büyük bir heyecanla karşılanıyor. Zorlu PSM’de gerçekleşecek, İstanbul’un özlemle beklediği bu buluşmada ise yeni parçaların yanı sıra Big Calm ya da Fragments of Freedom gibi hayranların kalbini çalmış erken dönem albümleri de ziyaret edilecek. “İnsanların eğlendirilmekten hoşlandığını düşünüyorum. Onların karşısına çıkıp şarkı söylemeyi ve bu iletişimi kurmayı çok seviyorum. İnsanlar istediği sürece müzik yapmaya devam edeceğiz.” Skye Edwardsİzlanda’dan huzur, dinginlik ve mutluluğun formülünü taşıyan kompozisyonlar sarıp sarmalayacak tüm salonu. 2000’lerin ikinci yarısı itibariyle yükselerek dünyanın en büyük salonlarını hıncahınç dolduran neo-klasik müzik hareketinin İzlandalı süperstarı Ólafur Arnalds, Bafta ödüllü bir kompozitör, prodüktör ve multi-enstrümantalist. Klasik müzik enstrümantasyonunun post-rock, pop, caz ve elektronik müzik unsurlarıyla ortaklık kurduğu besteleriyle adeta sihirler yaratıyor, ve söz konusu ister bir Chopin eseri olsun ister Destiny’s Child hiti, onun hünerli ellerine geçtiğinde melankolik işitsel diyarların kapıları aralanıyor. Kariyerine ülkesindeki çeşitli metal gruplarında davul taburesine oturarak başlayan Arnalds’ın piyano ve yaylılara ağırlık veren klasik kompozisyonları çağdaş enstrümantal müziğin mabedi kabul edilen plak şirketi Erased Tapes tarafından hızla keşfedildi ve sanatçı ilk albümü Eulogy for Evolution’ı 2007’de yayınladı. Ertesi yıl nordik müziğin efsanevi grubu Sigur Rós ile turneye çıkan sanatçı, 2009’da electro-pop grubu Bloodgroup’un arkasındaki isim olan Janus Rasmussen ile hayata geçirdiği deneysel techno projesi Kiasmos ile müzikal paletine yepyeni zenginlikler kattı. 2013’te Mercury Classics aracılığıyla yayınlanan For now I am Winter albümündeki orkestral aranjmanları ve farklı müzikal dünyalar arasında kurduğu olağanüstü sıcak iletişimlerle ayakta alkışlanan Arnalds, aynı zamanda Arnór Dan’i de yanına alarak ses evrenine ilk kez vokali dahil etti. Another Happy Day, Gimme Shelter ve Broadchurch gibi film ve televizyon işleri için yaptığı müziklerle de dünya sahnesinde vazgeçilmez bir konuma yerleşen sanatçı, bugüne kadar İzlanda Senfoni Orkestrası, çellist Alice Sara Ott ve Alman kompozitör Nils Frahm gibi isimlerle ortak çalışmalara imza attı. Ólafur Arnalds’ın geçtiğimiz yıl yayınladığı re:member isimli solosu, Stratus adlı yazılım teknolojisinin yardımıyla sanatçının piyano düzeneğinden beklenmedik harmoniler ve leziz melodik sürprizler çıkaran deneysel bir çalışma ve bu kompleks müziğin arkasındaki derin müzikal zekanın paha biçilmez bir ürünü. Arnalds, kendisini büyük bir özlem içinde bekleyen İstanbul izleyicisiyle Turkcell Sahnesi’nde bir araya gelecek. “Canlı performans dinleyicinin tepkisini doğrudan gözlemleyebildiğiniz tek yer ve insan üzerinde Facebook ya da Instagram’daki bir beğeniden çok daha büyük bir etkiye sahip.” Ólafur ArnaldsTürkiye’de caz müziğin öncü isimlerinden olan gitarist Önder Focan son dönemlerde birlikte çaldığı yeni neslin en beğenilen ve talep gören caz müzisyenlerinden bascı Enver Muhamedi ve davulcu Burak Cihangirli ile bir araya geliyor. Yurt içi ve yurt dışında bir çok konserde sahne alan grup en son Kasım 2018’de Buenos Aires Caz Festivalinde çok beğenilen bir konsere imza atmıştı. Bu dinamik trio PSM Caz Festivali’nde Önder Focan’ın yıllardır birçok projede birlikte çalıştığı Türkiye’nin önde gelen trompetçilerinden Şenova Ülker’in de katılımıyla çok daha zengin ve renki bir forma kavuşuyor. Grubun repertuarı ise Önder Focan’ın caz standartları ve değişik kaynaklı parçalara yaptığı düzenlemeler ve Önder Focan bestelerinden oluşuyor.
Önder Focan (gitar)
Enver Muhamedi (bas)
Burak Cihangirli (davul)
Şenova Ülker (trompet, flügel horn)
“Bol, bol dinlemek gerekiyor. Bence avant-garde, fusion, latin ne buluyorlarsa dinlesinler. Hangi türü seviyorlarsa onun üzerine eğilip, kendi stillerini geliştirsinler. Müzisyenlere önerim budur.” Önder FocanTürk caz sahnesinin yeteneğiyle parlayan genç müzisyenlerinden Ozan Musluoğlu ile özel bir gece. Bas gitar ile 16 yaşında tanışan Ozan Musluoğlu Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nde eğitim alırken, eş zamanlı olarak Marc Johnson, David Friesen, Dominique Lemerle ve Robert Balzar ünlü basçılar ile atölyelere katıldı. Uzun yıllar Athena ile çalan ve grup ile birlikte 2004 Eurovision yarışmasına da katılan Musluoğlu, 2009 yılında Rec Jazz plak şirketinden ile albümü “Coincidince”ı yayınladı. Yine aynı yıl ikinci albümü “40th Day”in kayıtlarını tamamladı. Jeremy Pelt, JD Allen, Danny Grissett ve Darrell Green’in eşlik ettiği bu albümü 2012 yılında yayınlanan “My Best Friends are Pianists” takip etti.
2009 – 2017 arası sekiz yıl boyunca her cuma akşamı TRT Radyo 3’te yayınlanan “Caz Saati” isimli radyo programını hazırlayıp sundu. 2015 yılının şubat ayında ise; son albümü “My Best Friends Are Vocalists”i Sony Music etiketiyle piyasaya çıkardı ve aynı yıl Itunes tarafından yılın en iyi caz albümü seçildi. Joy Voeth ”I Wish You Love”, Kenan Doğulu “Ihtimaller” albümlerinin prodüktörlüğünü yaptı ve kontrbasları çaldı. Ozan Musluoğlu, çalışmalarına Serkan Özyılmaz’ın şefliğini yaptığı TRT Bigband’in kontrbas sanatçısı olarak devam etmektedir. “Hep kendimi kontrbas’ınağır işçisi gibi gördüm. Yaşadığınız sürece yapmamız gereken tek şey, devamlı çalışmak… Zaten bu enstrümanı çalabilmek için yaşıyorsunuz, hobiniz gibi sevdiğiniz bir şeyle uğraşıp hayatınızı devam ettiriyorsunuz.İlk albümüyle prestijli Mercury ödülüne aday gösterilen Londralı ekip, geleceğin cazını sahneye taşıyacak. Portico Quartet’in “modern caz” tanımının tek başına ifade etmede yetersiz kalacağı kadar geniş bir yelpazede açılan müziği, electronica, ambient, klasik müzik ve dans müziğinin farklı renklerini kapsayarak sinematik bir evren yaratıyor. Grubun 2005’te Londra National Theatre binası önünde müzik yaparak başlayan hikayesi, 2007’de ilk albümleri Knee-Deep in the North Sea’yi yayınlamalarıyla birlikte isimlerini Radiohead, Robert Plant ve Elbow’un yanına yazdıran Mercury adaylığıyla devam etti. “Hang” isimli vurmalı metal çalgıya yer veren kurulumlarıyla da dikkat çeken grubun, sonraki iki albümüne ev sahipliği yapacak efsanevi Real World Records ile anlaşması da bu döneme tekabül ediyor. Jack Wylie (soprano, tenor saksafon), Duncan Bellamy (davul, hang), Milo Fitzpatrick (kontrbas) ve Keir Vine’dan (klavye, hang) oluşan Portico Quartet, Vine’ın gruptan ayrı kaldığı 2014-2016 yıllarında yoluna Portico adıyla devam etti ve köklü plak şirketi Ninja Tune çatısı altında, elektronik pop dehlizlerinde deneysel keşiflere daldı. Keir Vine’ın ekibe yeniden katılmasının ardından Quartet, 2017’de Art in the Age of Automation albümüyle müzik camiası tarafından ayakta alkışlanan görkemli bir dönüş yaptı. Avrupa’nın dört bir yanında tıklım tıklım salonlarda karşılanan grup yalnızca akustik ve elektronik ögeleri tek vücut haline getiren özgün bir müzikal dilin yaratıcısı değil, aynı zamanda bu dili basılan her notaya geçirmeyi de başarıyor. Portico Quartet’in modern cazı yaşadıkları büyük kentte onlara ilham veren tüm seslerle besleyerek yarattığı benzersiz müziği, Studio sahnesine geniş açıyla çekilmiş ses manzaraları yansıtacak. “Caz dinlemeyenler müziğimizi caz olarak, caz dinleyenler ise cazdan çok daha başka bir şey olarak tanımlıyor.” Keir Vine
Studio’nun kapıları melodi ve duygu eşleşmesinde rüşdünü ispat etmiş iki kendinden emin DJ’in kontrolünde geçecek cezbedici bir parti için açılıyor.
Roderic: Küçük yaştan beri piyano ve vurmalı çalgılarla haşır neşir olan Roderic, elektronik müziğe duyduğu sevgiyi 16 yaşındayken keşfetti ve DJ’lik kariyerinin peşinden gitti. Eklektik setlerinde caz, blues, psikedelik ve trance gibi geniş skalada türlere yer açan ve dinleyiciyi Afrika’dan Latin Amerika’ya, Batı Avrupa’dan Balkanlar’a sürükleyerek sınırları yok sayan Meksikalı DJ, Berlin merkezli plak şirketi Katermukke aracılığıyla geçtiğimiz sene ikinci albümü It All Depends’i dinleyiciye ulaştırdı. Bugüne kadar Acid Pauli, Nicola Cruz ve Moonbootica gibi isimlerle aynı sahneyi paylaşan Roderic, organik dans müziği kurgusunda derin ve sıcak seslerin izini sürüyor.
French 79
French 79 olarak tanınan, Marsilya’da yerleşik techno gurusu Simon Henner, Avrupa’nın rağbet gören prodüktörlerinden biri olarak bugüne kadar Kid Francescoli, Martin Mey, Black Devil Disco Club, Field Music gibi isimlerle çalıştı. 2016’da taptaze melodileri çok yönlü ve kuvvetli bir elektronik müzik vizyonuyla birleştiren ilk albümü Olympic’e imza atan Fransız prodüktör, kendini Paris’in seçkin salonlarının baş konuğu ve Fransa’da düzenlenen en büyük festivallerin vazgeçilmez ismi olarak buldu ve bu başarılarını dünya sahnelerine taşıdı. İstanbul’a ilk kez konuk olacak French 79, sizden ince elenip sık dokunmuş sürükleyici electro-pop melodilerine kendinizi teslim etmenizi bekliyor.Farklı ülkelerden gelen ve yolları İstanbul’da kesişen üç değerli müzisyen, Evrim Demirel, Andreas Metzler ve Riccardo Marenghi, Stanpolites’ Project’te tıpkı yaşadıkları şehir gibi güçlü, enerjik ve aynı zamanda dokunaklı; eklektik bir tını üretmeyi başarıyor. 1 seneye yakın süredir çalışmalarını sürdüren ve özgün parçalar biriktiren üçlü, ilk olarak Kuşadası Tarihi Kervansaray’da kurulan özel sahnede seyircisiyle buluştu. Bu konseri sahnede üç kişilik kemik kadrosu ile veren Stanpolites’ Project’in yakın zamanlı gelecek planları arasında usta müzisyenleri ağırladıkları bir konser serisi bulunuyor. İşte bu serinin ilk konseri PSM Caz Festivali ile Touché’de caz ve dünya müzikleri alanındaki elli yılı aşkın tecrübeye sahip Okay Temiz’in katılımı ile gerçekleşecek. “Müzik hep hareketlilik demek değildir. Oysa doğanın içinde sakin bir yerde kendinizi akort ederek daha da değerli besteler elde edebilirsiniz. Uzayın, gezegenlerin, insan bedenininve hatta ruhumuzun bir tınısı, ritmi vardır. O nedenle müziksiz bir yaşam düşünülemez.” Okay TemizYalnızca vücudunuzu değil zihninizi de serbest bırakacak, eşi benzeri görülmemiş bir dansa davetlisiniz. Stavroz, dans müziğine getirdiği canlı yaklaşımla Belçika’nın 2010’larda müzik dünyasına kazandırdığı en dinamik ekip. Her ikisi de DJ, müzisyen ve ses mühendisi olan Ijsbrand De Wilde ve Gert Beazar tarafından üniversite günlerinde Belçika’nın Gent şehrinde kurulan grup, gitarist Maxim Helincks ve Pieter De Meester’ın katılımıyla son şeklini aldı. House ritimlerini canlı perküsyonlar, devinimli baslar, gitar, klavye ve trompet unsurlarıyla çevreleyerek insan ruhunun inceliklerine dokunan, davetkar bir atmosfer kuran Stavroz, farklı ses boyutları yaratmaya yönelik bitmek bilmeyen iştahı sayesinde elektronik dans müziğini sınırların çok ötesine taşıyor. Grubun caz, folk ve world müzikten beslenen kompozisyonları, insanın aynı anda hem zihnini hem de vücudunu harekete geçiriyor. Bu açık fikirli yaklaşımın özünde Stavroz üyelerinin başta Pink Floyd, Paul Simon, Radiohead, Daft Punk, Amon Tobin ve The Knife olmak üzere oldukça geniş bir ilham havuzunda kulaç atması. Stavroz, 2011’den bu yana mini konsept albüm yaklaşımıyla tasarladığı bir dizi EP yayınladı ve her yeni adımında müzikal hikaye anlatıcılığında daha da akıcılaştı. Doğu ve batının ortaklaştığı serbest bir dünyada, melankoli, drama ve heyecan dozu her daim yüksek bu rüyayı yaşamak için Zorlu PSM Turkcell Sahnesi’ne bekleniyorsunuz. “Tarzımızı belirleyen, farklı müzikal arka planlara sahip dört kişinin ortak bir zeminde buluşma çabası.”StavrozElektronik ve akustik seslerle kurulan batı ve doğu melodilerini baba-oğul ilişkisinin hakkını veren muhteşem bir uyumla dinleyeceksiniz. 20. yüzyılın yaşayan en önemli bestecilerinden biri kabul edilen Terry Riley, özellikle “In C” isimli eseri ve A Rainbow In Curved Air albümü gibi hem minimalist klasik müziğe hem de elektronik müziğe öncülük eden işleriyle tanınıyor. Minimalist akımın yanı sıra Hint klasik ve Raga müziklerinden beslenen üretimler de ortaya koyan Riley’nin etkileyici diskografisi otuzun üzerinde albüm kaydı ve sayısız besteden oluşuyor. Terry Riley’nin en uzun soluklu ve en ünlü iş birliklerinden öne çıkan bir diğeri ise Mills Üniversitesi’nde ders verirken kurucusu David Harrington ile tanışmasıyla başlayan Kronos Quartet. Ünlü dörtlü için on üç beste ve bir konçerto besteleyen 84 yaşındaki Riley, bugün yarım yüzyılı deviren kariyeriyle kelimenin gerçek anlamıyla bir müzik hazinesi. Terry Riley’nin üç çocuğu arasında müzikle profesyonel olarak ilgilenen tek isim olan Gyan Riley ise eğitimini San Fransisco Müzik Konservatuarı’nda tamamladı. Bugüne kadar Zakir Hussain, Dawn Upshaw, San Francisco Symphony gibi isim ve orkestralarla çalışan Gyan Riley’nin John Zorn’un Tzadik Records şirketinden yayınlanan ilk solo albümü Stream of Gratitude genç müzisyenin babasının izinden emin adımlarla yürüyeceğinin sinyallerini verdi. 2016’da çıktıkları Avrupa turnesiyle izleyicileri büyüleyen baba-oğul ikilisi Terry ve Gyan Riley’nin organik bağlarının desteklediği muhteşem uyumla verecekleri performans Zorlu PSM’nin yeni caz kulübü touché’da bu senenin unutulmazları arasında girecek. “Kendimi hayatımın hiçbir döneminde bir çerçeveyle sınırlandırmadım. Daima müzikal ufkumu genişletmekle ilgilendim.” Terry RileySayfa Düzeni: Tenise Yalçın evetbenim.
İleti Haber: PSM Basın festival basın bülteni

Beğendiysen paylaş.

Yazar Hakkında

Sanatı, sanatçıyı, yaşamı paylaşmak…

Yorum yapın

Lütfen Güvenlik Kodunu Giriniz * Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.